|
||||
| Sinema | Hava Durumu | Bloglar | Üye Albümleri | Gruplar | Referanslar | İstatistikler | Yasaklı Üyeler | Yerli Diziler | Yabancı Diziler |
|
|||||||
| Ana Sayfa | Forum | Üye Ol - Register | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Takvim | Arama | Bugünün Gönderileri | Forumları Okundu İsaretle |
| Ansiklopedi Sınırsız ansiklopedi. Bir çok konuda bilgi verebileceğiniz bölüm. |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu araçları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Average Member
![]() User ID: 2120
Giriş Tarihi: 04-07-2008
Yaş: 19
Mesajlar: 258
|
HUNLAR DEVRİNDE SANAT
Milattan önce Birinci binde Kuzey Çin'de görülen ve Çin kaynaklarında Hiyong nu adı ile tanınan Asya Hunları, umumiyetle tarih sahnesinde ilk rol oynayan Türkler olarak kabul edilmektedir. Milattan sonra IV. yüzyıl¬da Avrupa da görülen Hunlar bunların bir de¬vamı olup, Atilla (434-453) idaresinde Manş kıyılarına kadar hemen hemen bütün Avrupa'ya hakim olmuşlardır. Asya Hunlan hakkında ilk tarihı kaynak MÖ 318 yılında Hunlarla Çinliler arasında ya¬pılan bir anlaşmayı gösterir. Bu tarihten son¬ra Hunlar, Orhun ve Tola nehirleri bölgesi merkez olmak üzere, Huang Ho nehri büyük dirseğinin iki tarafına yayılmışlardır. Bu za¬mandan başlayarak Çinliler Türkler'e karşı korunmak için Çin şeddini örmeye koyulup, doksan yıl sonra MÖ.214'de tamamlamışlardır. MÖ 209-174 arasında büyük başbuğ Motun Hunlar'ın idaresini eline almıştı. Babası Tu-man'ın Hun dilinde imparator manasına gelen Tan-Hu veya Şan-Yu unvanı onun eski bir Türk hükümdar sülalesinden geldiğini gös¬terir. MÖ I. yüzyıl ortalarında Çinliler'in en¬trikaları yüzünden Hun İmparatorluğu ikiye bölünmüş, bunlardan bir kısmı Çi-çi idare¬sinde Talaş ve Çu bölgesine yerleşmişlerdir ki Avrupa Hunları'nın bunlardan geldiği tah¬min edilmektedir. Diğer bir kısım Hunlar, Yakın Doğu'da Eftalitter'le karışarak Ak Hun¬lar adı ile Kafkaslar'dan Kuzey Hindistan'a kadar uzanan bir imparatorluk kurmuşlar, Çin'de kalan Hunlar ise MS IV. yüzyıl orta¬larına kadar hakimiyetlerini devam ettirmiş¬lerdir. Eftalitler veya Ak Hunlar Türkçe ko¬nuşuyorlardı. Çin kaynaklarında kalan Hsi-ung Nü kelime ve cümleleri de Altay dillerine ve Türkçe ye bağlanır. Güney Sibirya'da Al¬tay dağlan eteklerinde Pazırık'ta Rus arkeologu Rudenko tarafından açılan MÖ [V. ve III. yüzyıldan kalma kurganlarda Hunlar'dan bir¬çok eşya ve buzlar içinde binlerce yıl bozul¬mayan insan ve hayvan ölüleri bulunmuştur. Leningrad Ermitage Müzesi'nde saklanan bu eserler arasında halı, kumaş, renkli keçe apli¬ke örtüler gibi, hayvan kavgaları ve insan fi¬gürleri ile süslü çok zengin tekstil Dişleri ya¬nında atlı araba, çeşitli eşya vardır. Ölü ile beraber atlar da gömülüyordu. Atlardan ba¬zıları geyik ve ren maskeleri taşıyorlardı. Eğerli ve koşumlu olarak gömülen atların ku¬laklarında törene katılan oymakların damga¬larına delalet eden im'ler (işaretler) vardır. Kuyruklar, yele ve tırnaklar da kesilmiştir. Abdülkadir İnan, Türk tarihinden misaller vererek, kuyruk ve yelelerin yas alameti ola¬rak kesilmesinin, eskisi gibi bugünde Türkler arasında uygulandığını, bunun için tabir¬ler bulunduğunu göstermiştir. Beşinci kurganda bulunan bir halı inanıl¬maz inceliği, yüksek kalitesi, motiflerinin zenginliği ve özellikleri ile dikkati çeker. Buzul haline gelmiş bir kurgan odasında, mum¬yalanmış ölü at, dört tekerlekli araba ve di¬ğer ev eşyaları arasında bulunan hu halı. ilk defa 1953’de yayınlanarak çok geniş ilgi uyan¬dırmış daha sonra etraflıca tanıtılmıştır. Halı, 1.89 x 2 m. boyutlu ve çok ince yünden (iplik) yapılmış olup. 10 cm2 de 36.000 Gördes düğümü ile inanılmaz ve daha sonraları eri¬şilmemiş bir ustalık eseridir. Halı, süvari figürlerinden geniş bordur, geyik figürlerinden ikinci geniş bordur, grifonlardan bir iç ve bir dış dar bordur, zeminde 24 kare halinde haçvarı çiçeklerden, kırmızı zemin üzerine beyaz, sarı ve mavi renklerin hakim olduğu dama tahtasına benzer bir örnek göstermektedir. Rudenko, kurgandaki eşya ile halıyı İskitlere malederek MÖ V. yüzyıla tarihlendirmiştir. Daha sonraki yayınlarda Ghirsman ve Bussagli, MÖ IV.-III. yüzyıllara koymuşlar, nihayet Mongait, birçok araştırıcıların 300 ile İsa'nın doğumu arasındaki yıllara tarihlendirmeyi uygun bulduğunu belirtmiştir. Daha sonra J. Zick ise halının MÖ V. yüzyılda Susa veya Frigya arasında herhangi bir merkezde yapıla¬bileceğini, sanat geleneklerinin Kuzey-Batı İran'ı işaret ettiğini ileri sürmüştür. Bununla beraber ölülerin gömülmesi adetleri, mum¬yalanmış ölülerin tipleri ve Altay bölgesinin tarihi ile komşu kurganlarda çıkan diğer eser¬ler karşılaştırılınca, halının Asya Hunları'na ve MÖ III.-II. yüzyıllara maledilmesi akla yakın gelmektedir. Bu arada Asurlular in Ninova Kuyuncuk Sarayında MÖ VIII. yüzyıla ait taşa oyulmuş haçvarı dört yapraklı lotus çiçeği motifleri ile Ahamenişler’in Hersepolis röl¬yeflerinde görülen kıyafetlerle, süvari tipleri ve geyik figürlerinin dış bordürdeki gritonlarla bir arada ele alınması çeşitli etkilerin başarı ile değerlendirildiğini göstermektedir. Bu, ancak Asya’nın büyük kısmına hakim olan Hun imparatorluğu nün gerçekleştirebileceği bir gelişmedir. İkinci kurgandaki mumyalanmış ölünün vücudu düğmelerle kaplı idi. Tamamıyla hayalı hayvan figürlerinden ibaret olan bu dövmeler sırtta, kollarda ve sağ alt bacakta sağ¬lam olarak kalmıştır. Bu kurganlardan çıkan halı ve tekstil işle¬rinin Hun sanatı bakımından ayrı bir önemi vardır. Bunlardan bazılarında Ahameniş sanatı etkileri açıkça görülmekle beraber, keçe üzerine ince ve renkli deriler yapıştırmak su¬retiyle süslenen bir grup tekstil işleri tamamıyla orijinal Hun üslubunu belli etmektedir Bunlar, eğer altı örtüleri (belleme) olarak ya¬pılmıştır. Böyle keçeden bir belleme üzerin¬de, renkli derilerden kesilerek yapıştırılmış parçalarla bir dağ keçisine saldıran kartal grifonu gösteren bir hayvan kavgası canlandırılmıştır. Çok realist ve ölüme yaklaşan keçinin ürpermelerini bütün kuvveti ile aksettiren sahne, simetrik olarak arka arkaya iki defa tekrarlanmıştır. Bu Hun sanatı için çok ka¬rakteristik bir üslubu göstermektedir. 1974'lerde Alma Ata'nın 50 km. doğusun¬da Işık göle yakın Eşik çayı kıyısında Kazak alimlerinden Kemal Akişef idaresinde Kazak arkeologları dokunulmamış haldeki bir kur¬canın kazısını yapmışlardır. Pazırık'tan daha önce ve MÖ IV. yüzyıllardan kaldığı tahmin olunan bu mezarda çok kıymetli eserlerle. 15 -16 yaşlarında çok gösterişli kıyafette gömülü bir genç (alp) yatıyordu. Kıyafeti sağdan sola kapanan V yakalı kı¬sa kaftan, dar süvari pantolonu diz altında kalan kısa yumuşak çizmeden ibaretti. Kat¬tan ve çizme üçgen biçiminde işlenmiş, kü¬çük altın levhalar yan yana ve üst üste dikile¬rek adeta altın bir zırhla kaplanmıştır. Belin¬de 16 büyük altın levha ile süslü kemeri, kını ve kabzası altın süslemeli bir kaması vardır Kollarda ayrıca arslan başları ile işlenmiş lev¬halarla tiraz biçiminde bir şerit dolanmakta, aynı şekilde şeritler kol yenlerini ve kaftanın eteğini süslemektedir. Kemer levhaları kulak¬lı efsanevı bir kuşun diz çökmüş bir geyiğe saldırdığım gösteriyor. Alp'in başındaki çok yüksek sivri külah da altın süslemeli olup alın üstündeki altın levhada, bir çift yeleli dağ ko¬yunu ile bir çift kanatlı dağ koçu tasvir edil¬miştir. Daha yukarıya doğru sorguç biçimin¬de dört altın tüy ile dört altın ok yükselmek¬tedir Külahın arkası da dik zirveli sıra dağ¬larla, kanatlı arslan, dağ keçisi ve pars figür¬lerini gösteren altın levhalarla süslemelidir. Parmağındaki iki altın yüzükten birinde ken¬disine benzer sivri külahlı genç bir alp tasvir edilmiştir. Sayıları dört bini bulan bütün diğer altın levhalar, at, kaplan, geyik, pars, kurt, dağ keçisi, arslan ve yırtıcı kuş figürleri ile islen¬miş olup, Kuzey ve Orta Asya maden sanatı¬nın gelişmiş bir üslubunu göstermektedir. Hayvan mücadelesi sahneleri, eski maden sanatında olduğu gibi büyük bir ustalıkla canlandırılmıştır. Mezarda ayrıca bir tunç ayna, iki gümüş tabak, altın yaldızlı bir tunç tabak ve kepçe, ağaçtan oyma kaplar ve en önemlisi üzerinde yazısı bulunan gümüşten yuvarlak, çukur bir kadeh ele geçirilmiştir. Kadehin için¬de Göktürk alfabesinin arkaik harfleri ile iki sıra halinde 26 harften ibaret bir kitabe vardır. Burada eski Göktürkçe kelimelerin yazılı olduğu Kazak alimlerince belirtilmiştir Bu durumda Hunlar'ın Göktürk alfabesinin en eski belki damgalardan gelişen örneklerini kullandığı anlaşılabilir. Hunlar'ın silahları yay, ok, mızrak ve kılınç idi. Deri elbise ve kenarları kürklü dolman (kısa kaftan), tokalı kemer ve çizme giyerlerdi. Süvari pantolonu, çizme ve kalpağ kullanmasını Çinliler onlar¬dan öğrenmişti. Bu mezardaki gencin kıyafeti de bunlara uygundur. Selenga nehrinin Baykal gölüne aktığı ye¬rin yakınında Noin Ula bölgesinde üç grup ha¬linde 212 kurgan vardır. Açılan kurganlardan etrafı kalın kütüklerle çevrili ağaç direkler üzerine çatısı olan. 5 m. Uzunlukta 3m. ka¬dar geniş. 1.5 m. kadar yüksek bir dış kısım¬la, bunun içinde 3 m. deri biraz daha uzun ve aynı nispette genişliği, yüksekliği olan ağaç direkli mezarda çok iyi bir işçilik gösteren tah¬tadan bir tabut bulunuyordu. Ölü, itinalı bir şekilde giydirilmişti. Mezar odasının etrafı, tavan ve yer, ipek, keçe ve yün örtülerle kaplı idi. Bu örtülerden birçoğu ile hayvan figür¬leri ile işlenmiş gümüş levhalar, eğer takım¬ları, üç ayaklı masalar, çeşitli ağaç eşya. silindirik ayaklı, kulplu tunç kazanlar, yerli keramik, renkli cam boncuklar, çatal gibi kul¬lanılan çubuklar. Çin işi tunç aynalar, araba tekerlekleri, mücevherler, saç öncüleri, elbi¬seler gibi Hunlar'a ait birçok eşya. bu kurganlardan çıkarılarak Leningrad Ermitage Müze¬si ne maledilmiştir. Bulunan eserler arasında lake bir kasenin kitabesinde üç ustanın adı ile Şahlin Sarayı için, MS 13 yılının 5 Eylül günü yapıldığı yazılıdır. Büyük bir keçe örtü üze¬rinde, Pazırık'taki benzerleri gibi ince, renkli derilerden kesilmiş parçalarla, diğer bir hay¬van kavgası canlandırılmıştır. Burada kanat¬lı arslana benzer bir grifon, arkadan bir geyi¬ğe saldırmaktadır. Burada kompozisyon daha şematik ve üsluplaşmış olmakla beraber, can çekişen geyiğin çok realist bir görüşle ifade edildiği görülmektedir. Yün kumaş üzerine isleme olarak yapılmış diğer bir örtüde siyah beyaz kaplan çizgileri ile üstte ve altta kaplan başı ve pençeleri işlenerek serilmiş bir kaplan postu etkisi uyandırılmak istenmiştir. Duvardaki örtülerden biri yün üzerine işlenmiş olarak su bitkileri arasında kaplumbağalar ve balıklardan ibaret bir kompozisyon gösteriyor. Diğer bir işlemeli yün örtü de su içinde kuşlar ve balıklarla, buna yakın bir dekor gösteriyor. Altıncı kurganda bulunan bir isleme, kıvrak atları ile Hun süvarilerini canlandır¬maktadır. Yirmiikinci kurganda, duvara asılı ve büyük bir ustalıkla yapılmış yün işlemede, çok canlı, kuvvetli bir portre özelliği olan bıyıklı iki insan başı bilhassa dikkati çekmek¬tedir. Bunlar daha sonra Göktürkler ve Uy¬gurlar da göreceğimiz portre sanatının öncü¬leri olarak görülebilir. Noin Ula mezarları çoğunlukla ilim sanatının bozulup gerileme¬ye başladığı bir devirden. I. yüzyıldan kalmadır. Ivalga’nın Selenga nehrine aktığı yerde Ulan Ude'de birçok evlerle, büyük ve etrafı surla çevrili bir iskan yerinin izleri bulun¬muştur. Evlerin döşemeleri altında sıcak hava ve duman için ısıtma yolları vardır. Hypocauste ısıtma sisteminin Roma’dan ayrı olarak Hunlar'da da kullanıldığı anlaşılıyor. Bura¬sının az zaman sonra tahrip edilmiş olduğu¬nu tahmin ettiren işaretler vardır. Belki Çin¬lilerle ilgili veya onlardan gelme bir tesis ol¬duğu da düşünülebilir. Göktürkler Devri Sanatı VI. yüzyıl ortalarında Orhun nehri batısında¬ki yayla bölgesinde (Ötügen) kurulup. Mançurya'dan Karadeniz sahillerine kadar uzanan büyük Türk imparatorluğu, devlet ve millet olarak Türk adını kullanan ilk büyük siyasi kuruluştur. Çin kaynaklan Göktürkler’in As¬ya Hunları soyundan geldiğini açıkça belirtir Göktürk imparatorluğu bu zamanda İl Hagan unvanını alan Bumin ve kardeşi İstemi ile 552 de kurulmuş, Mukan Hakan (553-572) zamanında en parlak devrini yaşamıştır. Bütün Orta Asya'nın Türkleşmesi için bu ilk adım olmuştur. Kurulduğu zamandan itibaren ida¬ri bakımdan Doğu ve Batı olarak ikiye bölü¬nen imparatorluk, 630 yıllarında Çin nüfuzu altına girmiş ve 682'de İlteriş (Kutlug) Ha¬kan'ın, büyük devlet adamı Tonyukuk ile bir¬likte siyası mücadeleleri sonunda Doğu kısmı yeniden hakimiyetini elde etmiştir. Kapağan Hakan (692-716) zamanında. Orta Asya'da bütün Türkler bir devlet halinde birleştiril¬miş, ondan sonra gelen Bilge Hakan ve kar¬deşi Kültigin, Göktürk devletinin en tanın¬mış şahsiyetleri olmuştur. Orhun vadisinde bulunan dikili tas kitabeler onlar zamanından kalmadır. Bu abideler Türk dilinin bugün bi¬le fazla zorluk çekmeden anlaşılan en eski yazılı ve edebı metinleri, aynı zamanda Türk tarihinin tasa yazılmış en eski kaynaklan ola¬rak zamanımıza gelmiş hazineleridir. Bunlar¬da kullanılan yazı da en eski Türk alfabesi¬dir. Yenisev Bilgesinde bunların VI. ve VII. yüzyıllardan kalma daha eski öncüleri vardır. Orhun kitabelerinden birincisi Bilge Ka¬ğan’ın 720’de öldüğü sanılan ihtiyar veziri, büyük devlet adamı Tonyukuk’un hizmetle¬rini belirtmek üzere onun adına dikilmiştir. Bu kitabeyi Tonyukuk kendisi yazmıştın Bil¬ge Kağan’ın tahta çıkmasında kendinden bir yaş küçük olan kardeşi Kültigin’in büyük gay¬reti olmuş, onun yardımı ile ordusunu der¬leyip düşmanlarını yenmişti. Buna karşılık Bilge Kağan kardeşini ordularının kumanda¬nı yapmış, ölümünden bir yıl sonra da 732 de bir kitabe taşı diktirip, büyük bir mezar anıtı yaptırarak Kültigin’in adını ebedileştirmiştir. Ne yazık ki kısa zaman sonra hain bir veziri tarafından zehirlenen Bilge Kağan da 734'de ölmüş, bir yıl sonra onun adına da bir kitabe dikilmiştir. Bunlar yan tarihi mezar kitabeleridir. Orhun kitabelerinin en mühimleri olan Kültigin ve Bilge Kağan yazıtlarının metinlerini yazan ve yaptıran, onların kız kardeşlerinin oğlu, prens Yuluğ Tigin olmuştur ki, Türk edebiyatında onun ayrı bir yeri vardır. Son zamanlara kadar Bilge Kağan ile kü¬çük kardeşi Kültigin'in de burada gömülü oldukları kabul ve tahmin ediliyordu. 1958 ya¬zında Çekoslovak Arkeoloji Enstitüsü adına Lumir Jisl başkanlığında Orhun vadisinde yapılan araştırma ve kazılar sonunda büyük Türk kahramanı Kültigin’in mezar anıtından kalan kısımlar ve heykeller meydana çıkarıl¬mıştır. Anıt, önce soyulup, sonra insafsızca tahrip edilmiş olduğundan, heykeller parça¬lanmış ve çoğu kaybolmuş halde idi. İkiye bölünmüş olarak Kültigin'in başı ile hanımı¬na ait heykelin oturmuş halde gövdesi ve kı¬rılmış başının burun, ağız ve çene kısmı bu¬lunmuştur. Kültigin heykelinde, baş tam cep¬heden yumuşak konturlarla işlenmiş, büyük kahramanın çehre hatları kuvvetli bir ifade ile kavranmıştır. Başındaki tacın ön tarafın¬da relief halinde kanatlarını açmış bir kartal arması göze çarpıyor. Daha Hunlar zamanın¬da tanınan ve sevilen kartal arması, kulaklı ve boynuzlu kartal şeklinde gösterilerek bü¬yük bir kudret sembolü halinde ifade edili¬yordu. Aslında Kültigin ile hanımı yan yana otur¬muş halde canlandırılmıştı. fakat heykeller parçalanınca birçok kısımları kaybolmuş, sa¬ğa sola dağılmıştır. Ayrıca balballar, yani kahramanın mağlup ettiği düşmanların heykelleri, nöbet bekleyen bir çift koç heykeli, üzerine kitabe taşının dikildiği kaplumbağa hey¬keli başsız olarak ele geçirilmiştir. Çin kay¬naklan bu mezar anıtının yapılışını etraflıca bildirmektedir. Bunda bir sunak mabedi. Kültigin’in taştan bir tasviri yapıldığı, dört duvarda onun savaşlarının canlandırıldığı ya¬zılıdır. Tang sülalesi kroniğinde bunun için altı sanatçının da gönderildiği kaydedilmek¬tedir. Mermer heykellerde Çinli sanatçılar ça¬lışmış olabilir. Fakat balbalların Göktürk heykel sanatının karakteristik ve bir dereceye ka¬dar portre özelliği taşıyan eserleri olduğunu ileri sürmek yerinde olur. Göktürkler zama¬nından kalan sayısız balbalların çoğu, zaman¬la parçalanmış veya kaybolmuştur. Sibirya ve Moğolistan'da VI. yüzyıldan VIII. yüzyıla kadar Göktürkler’in yaşadığı bölgelerde araştırmalar yapan Rus arkeologu Graç. 1953-1960 arasında Tuva Kem (Yenisei) vadisi bölgesinde yaptığı çalışmaları yayınla¬mıştır. Güney Sibirya'nın ve komşu ülkelerin eski eserleri arasında insanları canlandıran bu taş figürlerden çoğunun bir elinde kılıç, bir elinde küçük vazo biçiminde bir kap tuttuğu görülür. Kemerlerine asılı olarak çakmak taşı ve kav torbası (Altay Türkleri dilinde Kaptarga denir), muskalar, madenı tokalar ve lev¬halar bulunmaktadır. Bunlar ya bir insanı tam olarak canlandıran taş figürler veya yalnız yüz veya başı canlandıran tastan oyulmuş balballardır. Taş figürlerin çoğunun kulağın¬da küpeler vardır. Bu figürlerin Göktürkler tarafından yapıldığına şüphe yoktur. Yüzden fazlası Tuva'da. sonra Moğolistan ve Altay dağlarında birçokları bulunmuştun En zengin bölge olan Tuva’nın Göktürk ülkesinin önemli merkezlerinden biri olduğu anlaşıl¬maktadır. Balbalların bulunduğu yer dört kö¬şe duvarla çevrilmişti. Taş figürlerden biri¬nin bulunduğu yerde sekizgen bir tapınak harabesi kazılarla meydana çıkarılmıştır. Bal¬ballar Göktürkler tarafından öldürülen düş¬manları canlandırdığından onlara karşı sava¬şanları gösteriyordu. Bunlar arasında vüz hat¬ları Moğol olanlar bulunduğu gibi, Türgişler, Tölesler ve Türk soyundan gelen diğer birçok örnekler de vardır. Balballardan biri Dokuzoğuzlar’ın hükümdarı Baz Kağan’ı can¬landırır. Balballarda portre özelliği çok be¬lirli olduğu gibi, elbise, kemer, başlık, elle¬rindeki eşya, silahlar, saçlar ve bıyıklar hepsi aslına uygundur. Çin kaynaklarının belirttiği¬ne göre Göktürkler'in kaftanları soldan sağa kapanıyor, saçları da serbest bırakılıyordu. Balbalların büyük çoğunluğu VII. ve VIII. yüzyıldan Göktürkler den, diğerleri VIII. ve IX. yüzyıldan Uygurlar'dan kalmadır. Bunlar Türk heykel sanatının en orijinal eserleri olup. sonraları bu gelenek mezar taşlarında devam etmiştir. Yine Kem (Yenisei) vadisinde Göktürk devri mezarlıklarında bulunan VIII. yüzyıldan koç heykelleri geleneği, Karakoyunlu ve Akkoyunlu mezar taşları ile Doğu Anadolu, Azerbaycan ve Kafkas ülkelerinde XVI. yüz¬yıla ve daha sonraki devirlere kadar devam et¬miştir. Eski Türkler taş heykelleri ve kitabeleri boyuyorlardı. Khoitu Tamir büyük bloğunun bazı kitabeleri kırmızı ve siyah olarak boyan¬mıştır. Zhamtzarano'da keşfedilip halen Ulan Batur Merkez Millı Müzesi'nde teşhire konan balbal, bu bakımdan önemlidir. Bunun gözlen, burnu, bıyıkları, ağzı ve kulakları kahverengi ve sarı renkle belirtilmiştir. Fa¬kat bunlar sonradan da olabilir. Göktürk sanatı bugüne kadar, hemen hiç denecek kadar az incelendiği ve bu konuda yayın olmadığı için birçok bakımdan herhan¬gi bir fikir edinmek zordur. Göktürkler'in dini Şamanizm'dir. Kültigin mezar anıtında bu¬lunan heykeller. Göktürkler'in kıyafetleri ba¬kımından paha biçilmez bir kaynaktır. Bun¬lar, Orta Asya'da bugün de Türkler'in giydiği kıyafete çok uygundur. Parçalar halinde kak¬malı Semerler bilhassa dikkati çeker. Kemer¬lerin arkasına bir bıçak takılıdır. Gündelik eş¬yanın içine konduğu küçük torbalar da kemer¬lere asılmıştır. Dil ve edebiyat bakımından bu derece zen¬gin ve ileri eserler vermiş olan Göktürkler'in sanatları da aynı derecede gelişmiş, fakat-bir¬çok soygun ve tahripler yüzünden pek az şey zamanımıza kadar kalabilmiştir. Kül Tigin Abidesi; Bilge Kuğun Abidesi; Tonyukuk Abidesi Türk adının geçtiği ilk Türkçe metin, taşa yazılmış ilk Türk tarihi, Türk edebiyatının ilk şaheseri olan ve Göktürk alfabesi ili yayılmış bu abidelerden birincisi 732’de atabeyi Bilge Kağan tarafından Kül Tigin adına dikilmiş, ikincisi Bilge Kağan’nın ölümünden bir yıl son¬ra 735'de yerine Kağan olan oğlu taralından diktirilmiş, ihtiyar vezir Tonyukuk abidesi ise 720-725 yıllarında kendisi tarafından di¬kilmiştir. Tonyukuk abidesi büyük devlet adamı olan vezirin hizmetlerini belirtmek üzere onun adına dikilmiş ve kitabesi ken¬disi tarafından yazılmıştır. Kül Tigin abidesi: büyük bir kaplumbağa heykeli üzerine oyuk açılarak oturtulmuştur. Kalker taşından 3,75 m. yükseklikte aşağıdan yukarı daralan dikdörtgen biçiminde ve üstü kemerle nihayetlenen abidenin yalnızca ge¬niş batı cephesi büyük bir cince kitabe ile dol¬durulmuştur. Diğer üç cephedeki düzgün ve okunaklı harflerle güzel kitabeler ise Türkçe'dir. Doğuda 40, güney ve kuzeyde 13 er sa¬tırlık kitabe yukarıdan aşağıya ve sağdan sola okunacak şekilde düzenlenmiştir. Satırların u/unluğu ortalama 235 santimdir. Pahlanmış köşelerde ve Çince kitabenin yanında da Göktürk yazısı vardır. Tepesinde yarım daire için¬de doğu tarafta bir ejderli tak (çift başlı ejder) ve bir Türk damgası batı taralında çift ejder vardır. Taş iki taralında arılar veya koç hey¬kellerinin durduğu bir avlu içinde bulunuyordu. Anıta gelen yol üzerinde 169 balbal dizildiği kaydedilmiştir. Diğer yüzlercesi de kaybolmuştur. Bilge Kağan Abidesi: bunun tam bir benzeri olup, l kın. Yakınındadır. Daha harap ve çoğu silinmiş olan kitabe doğuda 41. yan¬larda 15'er satır olup batıda hemen tamamen silinmiş Çince kitabenin üstünde Türkçe ki¬tabenin devamı vardır. Burada Kul Tigin'in ölümünden sonraki vak'alar da abideye eklen¬miştir. Kül Tigin abidesindeki heyecanlı ki¬tabe ile buradaki sözler Bilge Kağan’ın ağzın¬dan yazılmış, Yuluğ Tikin’in kitabe kayıtları ve ilaveleri bu sözlerin yanında yer almıştır. |
|
|
|
| Sponsor Bağlantılar |
|
|
#2 (permalink) |
|
Average Member
![]() User ID: 2120
Giriş Tarihi: 04-07-2008
Yaş: 19
Mesajlar: 258
|
Tonyııkuk abideni: daha doğuda Tola neh¬rinin yukarı mecrasındadır. Dikdörtgen biçiminde iki taştan daha büyük olan birinci¬sinde 35. ikincisinde 27 satır, yine yukarıdan aşağı takat diğerlerinin aksine soldan sağa okunacak şekildedir. Yazılar diğerleri kadar düzgün olmayıp süslemeler de basittir. Yaş¬lı ve/ir ve Başkumandan Tonyukuk son yıl¬larında abidevi kendisi diktirmiş, kitabeyi de kendi ağzından yazdırmıştır.
Danimarkalı alim Thomsen 1893’de abi¬delerde sık sık geçen Tengri, Türk ve Kül Tigin (Kültigin) kelimelerim çözerek Orhun ki¬tabelerini ilk defa okumuş ve tarihe mal etmiştir. Uygur Sanatı Bugünkü Moğolistan'da Selenga nehrinin doğu kıyısında Göktürkler'e bağlı olarak yaşayan Uygurlar, 745'de Göktürkler'in yerine ge¬çerek Uygur devletini kurmuşlardır. Kurucusu Alp Kutlug Bilge Kağan, merkezleri Ötügen yaylasında Karabalgasun şehridir. Undan sonra gelen Moyunçur adına bugünkü Moğolistan in kuzeyinde Şine-Usu köyü kıyısında bir kitabe dikilmiş, bu uzun kitabede Uygur devletinin kuruluşu, genişlemesi, kendisi ve babası Kutlug Kilge'nin zaferleri ya¬kılmıştır. Uygurlarda en çok sevilen din Budizm idi. 630 da Uygurlar daha bugünkü Moğolistan'ın kuzeyinde yasarken bile, Budizm rağ¬bette idi. Göktürk alfabesi ile Uygurca, aynı zamanda Çince ve Soğdca olarak yazılmış olan 832 tarihli Karabalgasun kitabesinde, impara¬torluk devrinde Uygurların Mani dinine gir¬diği ve eski dini tasvirleri yaktığı. 762’de Bögü Kağan'ın bunu devlet dini haline getirdi¬ği belirtilir. Burada Göktürk alfabesi ile ya¬zılan kitabe silinmiş olduğundan onun pek az kısmı okunabilmektedir. Çince ve Soğdca olanlar daha iyi durumdadır. 840'da başkentleri Karabalgasun, Kırgızlar'ın eline geçtiğinden Uygurlar'ın büyük kıs¬mı Tarım bölgesine geçip Hoçoda yeniden devlet kurmuşlardır. Burada Uygurlar'ın tek¬rar Budizm'e döndüğü anlaşılıyor. Turfan resimlerinde ve sonraki Uygurca yazmalarda pek az Maniheist metin vardır. Buda dini Uygurlar'da edebiyatı da geliştirmiştir. Sanskritçe, Toharca, Soğdca ve Çinceden metinler tercüme edilmiştir. Tercüme için bir tek ori¬jinal metinle yetinilmeyip Budizm in klasik dillerindeki çeşitli versiyonlar karşılaştırılı¬yordu. Mani dini metinlerini aynı derecede etraflıca ve aynı hakimiyetle Türkçeleştirmek mümkün olmamıştır. Göktürk yazısından sonra Uygur yazısı kullanılmış, Budist metinler, bu yazı ile yazılmıştır. Uygur yazısı iyice geliştirilmiş hal¬de bütün Türk boylan tarafından kullanılmış¬tır. Moğollar ve İlhanlılar zamanında da aynı yazı kullanılmıştır. Moğollar Uygurlar’a son vermekle beraber onların kuvvetli kültürle¬rine tabi olarak Uygur yazısını almışlar. Uy¬gur katipleri ve devlet adamları bütün sivil idareyi ellerine geçirmişlerdir. Moğollar Türk¬leşmeye başlamış ve kısa zamanda tamamen Türkleşmişlerdir. Timur un tüzüğü ve Altın Ordu yarlıkları hep Uygur yazısı ile yazılmış, XV. yüzyıl sonuna kadar resmı ve devletler¬arası yazışmalarda, paralar üzerinde Uygur yazısı devam etmiştir. Uygurlar'ın kitapları kağıt üzerine yazılıp basılıyordu. Bu Çin ka¬ğıdından farklıdır. Uygurlar'ın kendi kağıt imalatları olduğu bir gerçektir. Yazı aleti, kamış kalemdi. Daha önemsiz yazılar Çin fır¬çası ile yazılırdı. Budist metinlere ihtiyaç faz¬la olduğundan, baskı da kullanılırdı. Uygur¬lar IX. ve X. yüzyıllarda Çinliler'in blok bas¬la ile çoğaltma tekniğinden farklı bir baskı sanatı bulmuşlar, sert ağaçtan tek tek hare¬ketli Uygur harfleri ile kitap basmayı ilk ola¬rak gerçekleştirmişlerdir. Kazılar sonunda torbalar içinde böyle harfler ele geçirilmiştir. Uygurlar'da pandomim, bale, şan, orkes¬tra ve iptidaı şekilde tiyatro da vardı ki o zaman için Çinliler'e çok tipik ve cazip görün¬müştür. Hikaye anlatma sanatı da çok ileri idi. Yazılmış şekillerden anlaşıldığına göre bunla¬rın Türkçe versiyonları dramatik bakımdan Çince'lerden çok üstündür. Mimari Uygurlar’da mimarı olarak surla çevrili şehir veya kale "balık", içinde hükümdar kalesi "ordu'nun bulunduğu surla çevrili Ordu-balık veya Ordu-örgin vardı. Daha çok Batı Tür¬kistan'da kullanılan Soğdca şehir manasında "kent", Balık karşılığı olabilir. "Ulus" köy, "ködüş" veya Sanskritçe Punya'dan değişme "buyan" denen (dini külliye, hayır müessese¬si), "Burkan-orun" Budist mabed, "ediz ev" kule tapınak, "kalık" yüksek köşk gibi tesis¬ler vardı. Göller ve akarsular çevresinde bu¬lunan bahçeler de Uygur şehirlerinin bir özel¬liği idi. Maniheist mabetler, kubbe ve köşe tromp¬ları ile Iran ateşgahlan biçiminde yapılıyor¬du. Hoço'da bir saray harabesinde tonozlu ve kubbeli kısımlar görülür. Duvarlar, yontul¬mamış taşlardan harçla örülmüştür. Sirkip'te kule biçiminde bir yapı, nişler içerisinde Bu¬da figürleri ile bir Hind stupasından başka bir şey değildir. Buda ve Mani dinleri gibi Hind ve İran mimari şekilleri de yan yanadır. Hoço yalçınında bulunan kubbeli yapılar mezar anıtlarıdır. Kubbe, İran'dan gelmiş olabilir, fakat bu zamanlarda İran'da mezar yapısı yok¬tur. Zerdüşt dininde ölülerin gömülmesi düşünülemeyeceğinden, mezar fikri doğmamıştır. Uygurlar bu kubbeli mezar yapılan ile ilk türbeleri meydana getirmiş oluyorlar. Komul civarında İli-Köl'de, mabed olması gereken diğer bir kubbeli yapıda tromp yerine köşen ye ilk defa bir üçgen konulmuştur ki bu, İran'da bilinmeyen bir şeydir. Halbuki Türk üç¬genleri sonra Selçuklu ve Osmanlı mimarisin¬de önemli bir rol oynamıştır. Uygurlar umumiyetle iki kanatlı kapı ile açılan ve küçük bir evcik şeklinde giriş yeri olan etrafı yan yükseklikte duvarla çevrili ev¬lerde oturuyorlardı. Evler, yarım metre yük¬sek bir tuğla duvar üzerinde yükseliyor, uzun kenarın ortasından bir merdiven yukarı, götü¬rüyordu. Asıl ev çok defa tek katlı, duvarlar masif örgülü, pencereler ilk zamanlarda yu¬varlak kemerli, sonraları dört köşeli idi. Bay¬ramlarda evin dört köşesine dışarıdan kızıl kahverengi perdeler konulup, bunlar duvar köşelerinde toplanıp düğümleniyordu. ^.Çin evlerini andıran ağır, kiremitle, dik sırtlı ça¬tının iki ucu bir kuş (belki föniks, ateş kuşu) biçiminde nihayetleniyordu. Çin'de bu ejder başıdır. Dik sırtın ortasında Çin'deki gibi çok defa alev şeklinde inciden bir nazarlık yükse¬liyordu. Çatı süslü ve kırmızı renkli idi, fa¬kat Çin'deki gibi ağır dekorlarla yüklenmemişti. Bir üst kat yapılırsa bu, çok defa hafif kor¬kuluklarla pavyon biçiminde oluyordu. Çevre duvarları ile ev arasında ağaçlarla bahçe, bi¬nek ve yük hayvanları için yer bulunuyordu. Odalarda renkli döşemeler veya halılar vardı. Uygurlar 30 cm. yükseldikte alçak banklar üzerinde veya yerde oturuyorlardı. Doğu Tür¬kistan eski Uygur ülkesinde kayalara oyulmuş binlerce mabed vardır. Bunların duvarları ve tavanı fresklerle süslü idi. Fresklerden çoğu Alman Turfan araştırıcıları tarafından sökü¬lerek Berlin Etnografya Müzesi'nde duvarla¬ra yerleştirilmişti. Son harpte bunların büyük bir kısmı yok olmuş, fakat kitaplarda resim¬leri kalmıştır. Fresklerin konusu esas itibariy¬le Budizm'dir. Buda, MÖ 560 yıllarında Hin¬distan da yeni dinini yaymıştır. Heykel Sanatı Hint, Yunan ve Çin sanatı etkileri ile bir Bu¬da heykel sanatı gelişmiş bulunuyordu. Fakat Uygurlar o zamana kadar görülmemiş realist ve yeni bir heykel sanatı meydana getirmiş¬lerdir. Bunun başlangıcı Göktürkler'deki bal¬bal heykellerine dayanmaktadır. Kızıl'da bu¬lunan diz çökmüş halde, omuzunda yük taşı¬yan 47 cm. boyundaki toprak heykel, VIII. - IX. yüzyıl Uygur heykel sanatı için karakte¬ristiktir. Heykel boyalıdır, cildi esmer beyaz, saçları siyah, sadece kahverengi bir peştamalla vücudu çıplak olup realist bir üslubu var¬dır. Sorçuk'ta bulunmuş olan at başı, 27 cm. boyundadır, VIII.-IX. yüzyıllara aittir. Kalıp¬tan alçıya alınmıştır, kabarmış yeleleri ile ga¬rip bir yüz ifadesi vardır. Hunlar'dan gelen orijinal hayvan üslubu ile Çin'den farklıdır. Kuvvetle üsluplaşmış olan heykelde, yele ve perçemler çok olgun çizgilerle belirtilmiş olup, hemen hemen demona benzer bir ifade taşımaktadır. Sorçuk'ta bulunan diğer bir heykel olan fil başı 38 cm. boyundadır, VIII. -IX. yüzyıllara tarihlenir. Kalıptan alçıya alın¬mış, baş kuvvetle üsluplanmış olup, fili tanı¬mayan biri tarafından yapılmıştır, grotesk bir ifade taşımaktadır. Buna benzer, kuvvetle üsluplanmış fil başı tasvirleri Kuça’daki duvar resimlerinde görülür. At, deve, keçi gibi böl¬gede bol bulunan diğer hayvanların başlan şaşılacak bir doğrulukla resmedilmiştir. VIII.-IX. yüzyıllarda yapılmış olan bu Uygur heykellerinin, başka yerde benzerlerini bulmak hemen hemen imkansızdır. RESİM SANATI Eski Türk resim sanatı Budizm, Maniheizm ve İslamlık devri olarak üç din çerçevesi içinde¬ki eserleri ihtiva eder. Böylece, VIÜ. yüzyıldan XIX. yüzyıl sonuna kadar bin yıldan fazla bir zamana yayılmaktadır. Eski Türk resminin asıl temsilcile¬ri, sanata çok istidatlı olan Uygur Türkleridir. Eski Uygur şehirleri harabelerinde bulunan VIII. ve IX. yüzyıllardan kalma Budist ve Maniheist duvar resimleri ile minyatürler Türk resminin bugüne kadar bilinen en eski örnekleridir. Bun¬larda rahipler, vakıf yapanlar, müzisyenler tasvir edilmektedir Kompozisyon, sıralama halinde ve si¬metrik bir düzene göredir. Koyu mavi ve kırmızı¬nın çok olduğu parlak renkler kullanılmıştır. Hükümdarlar ve asiller, Mani dinini kabul edi¬yorlarsa da, halk Buda dinine bağlı kalıyordu. Az sayıda Nasturi Hıristiyan vardı. Uygurlar'ın Budist resim sanatının en önemli abidesi Murtuk civarın¬da Bezeklik'te bulunan mabettir. İnsan yüzüne ferdi bir özellik vermek, yani portre yapmak sanatı ilk defa 750'den sonra Türk duvar resimlerinde başlamıştır. O zamana kadar insan vücudunun diğer kısımları gibi yüz de şe¬malara göre çiziliyor ve resmin altına adı yazıla¬rak ayırdediliyordu. Fresklerde, resimlerini yap¬tırmak isteyen kimseler tasvir ediliyor, böylece çe¬şitli insan grupları, Hint ve Çin rahipleri, Toharlar, İranlılar görülüyordu. Uygurlar kendilerinden farklı insanlar üzerinde dikkatlerini toplayarak bunları tiplere ayırdılar ve tabu kendilerini de da¬ha belirli olarak görmeye başladılar. Bu durum on¬lara portre sanatı yaratmak ve geliştirmek imka¬nını kazandırdı. Portre benzerliği aynı kıyafet ve duruşta yan yana sıralanmış rahip resimlerinde açıkça bellidir. Bunların yüzleri çeşitli insanları gösteriyor. Diğer resimlerde de kendini belli eden bu portre sanatı, ferdi düşünce ve şuur bakımın¬dan çok önemli bir ilerlemeyi gösteriyor. Portre sanatının doğmasında eski geleneklerin de rolü olmuştur. Göktürkler'de ve Uygurlar'da eskiden Bengü veya Mengü adı verilen hanra taşlarına ölen kah¬ramanın adı, unvanı ve memuriyeti ile yaşı yazı¬larak onlar ebedileştirildi. Bunun için onun taşı¬nın herhangi bir değiştirmeye imkan vermeyecek şekilde belirtilmesi gerekiyordu. Uygurlar'da bu fikir sonradan tesirini göstermiş olmalıdır. Hoço'da bulunan VIII.-IX. yüzyıllara ait 66 x 32 cm. ölçülerindeki koşan yağız at freski, yeni rea¬lizm için iyi bir misal olarak görülebilir. Aslında uçan, dörtnal hücuma kalkan zırhlı bir süvari sağ elindeki yaydan bir ok fırlatıyordu, atın kulakları arkasında yayın bir kısmı bellidir. Süvarinin üst kısmı silinmiştir. Sol bacağı arkasında büyük bir sadak (ok kuburu) asılı, deri işleri altın yaldızlıdır. Atın başı gözlerin başarılı deseni ile çok can¬lı bir ifade kazanmış, kuyruk da düğümlenmiştir. Çok realist bir esim anlayışı üsluba hakimdir. Sorçuk'tan 83 x 59 cm. ölçülerindeki bir fresk¬te kız ve erkek genç Uygur vakıfçıları tasvir edil¬miştir, eser VII.-IX. yüzyıllara aittir. Bir kız, bir er¬kek olarak sıralanmış on vakıfçı sıkışık halde yanyanadır, figürler portre özelliği göstermektedir. Er¬kekler sakalsız, sadece daha koyu cilt rengi ile kızlardan ayrılıyor. Hepsi yuvarlak yüzlü, badem gözlü, iri burunlu, küçük ağızlıdır. Kıyafetler fark¬lıdır. Erkeklerin kırmızı veya siyah keçeden yuvar¬lak başlıkları kırmızı ve siyah şeritlerle çeneye bağlanmıştır. Kaftanları ayaklara kadar uzanan yandan kapalı, kemer askıların maden süsleri yu¬varlaktır. Kızların koyu siyah saçları tepede çift topuz halinde toplanmış, alındaki beyaz tarak ve yanlardaki süs firketeleri ile göze çarpar. Kulak¬larda kalın halkalar şeklinde iri altın küpeler var. Önü açık kısa kollu san ceketin altından kırmızı bluz görünmektedir. Göğüsten bağlı kemerin al¬tında bol bir etek yere kadar uzanıyor, önünde bir eşarp sallanıyor. Elbiseler gri veya yeşil renklidir. Sorçuk Ming Öy'den, VIII.-IX. yüzyıllara tarihlenen 47 x 37 cm. ölçülerindeki vakıfçılar freskin¬de, dört vakıfçıdan soldan birinci, saçı sakalı ağar¬mış bir erkeğin yalnız başı kalmıştır. Tepesi yük¬sek silindir biçiminde şapka, portakal rengi bir şe¬ritle çene altına bağlanmış, sağ göz birbiri üzeri¬ne iki defa resmedilmiş, garip bir görünüşü var. Yanındaki kadın kısa kollu san ceket altına, por¬takal rengi uzun bir entari giymiş, cildi çok beyaz, yüz hatları durgun, siyah saçları tepede toplana¬rak fildişi tarakla alttan boğulmuştur. Yanındaki erkek saçlarını yüzüne doğru taramıştır. Başında iki sivri çıkıntılı, siyah alçak bir başlık arkasından kırmızı bir eşarp sarkıyor ve çene altından bağla¬nıyor. Kaftanı bol, kalça hizasında bir kemeri var. İkinci kadın, birincinin aynı, yalnız eteği yeşil renktedir. Vakıfçı bir Uygur prensini canlandıran Bezeklik freski, VIII.-IX. yüzyıldandır, 55 x 36 cm. ölçülerindedir. Acık perdelerin önünde duran prensin uzun kaftanı bir kemerle bağlı.başında tacı var. Beyaz ciltli yüzü siyah sakal ve saçlarla çevrili, za¬rif burun altında aşağı dönük bıyıklan var. Altta dikdörtgen çerçeveli kırmızı yazılarda adı okun¬maktadır: l. Tengriken il tutmuş alp arslan tokul, 2. tegin üge teken tarkan tekin il toğrul beg, 3. tengriden körki bu erür. Uygur vakıfçılarını tasvir eden diğer bir Bezeklik freski de 1.14 x 1.02 m. ölçülerindedir, IX. yüz¬yıla tarihlenir. İki sıra halinde onaltı vakıfçı kır¬mızı kıvrak dal, firuze, krem, mavi veya kırmızı olarak desenli san bir yol halısı üzerinde ayakta duruyorlar, ellerinde adak çiçekleri var. Tek renkli kumaştan yere kadar uzun kaftanları sağdan ka¬panıyor. Etekler ve uzun kollar, omuzdan aşağı uzanan kırmızı çizgili san renkte geniş bir bordürle süslenmiş, kollarda aynı şekilde tiraz biçimin¬de süslemeli. Elbise vücuda göre dikilmiş, kemer¬lere takılı sarkıtlarda çeşitli eşyalar ve temiz kat¬lanmış birer mendil asılmıştır. Saçlar siyah, orta¬dan ayrılmış ve örgüler arkaya sarkıtılmıştır, bazılarında saç biçimleri değişiktir. Başlıklar da rütbelere göre farklıdır, sağdan dördü üç tepelikli, diğer dördü yelpaze biçiminde, arka sıradakiler manihar taç biçiminde başlıklar giymiş ve bunlar kırmızı kurdela ile bağlanmıştır. Devlet kademe¬sinde üç tepelikli başlıklar birinci, en yüksek baş¬lıklar ikinci, az yüksek olanlar üçüncü derece asil Hoço'da bulunmuş olan ve VIII.-IX. yüzyıllara tarihlenen 11.2 x 17.2 cm. ölçülerindeki Uygur minyatüründe dintarlar (elekti, sıddikun, seçkin¬ler) tasvir edilmiştir. Bir Mani yazmasının baş ve¬ya son sayfasıdır, lacivert fon üzerine minyatürlüdür. Yadlar resmi iki kısma ayırıyor. Dintarlar (yüksek rahipler) sağda iki sıra halinde merasim kıyafetleri ile oturmuşlardır. Saclar hep aynı bi¬çimde, sakallar farklıdır. Her altı rahibin önünde renkli örtülü alçak bir rahle üzerinde altın yaldız¬lı yazı çantası, bir demet boş kağıt var. Yazıcı dintarların kamış kalemleri iki defa sol, üç defa her iki elde, iki defa da kalemsiz olarak gösterilmiş¬tir. Yazının sol tarafında yırtılmış kısımda, iki ta¬rafında büyük çiçekli birer ağaçla diğer bir dintar yazıcı var. İki büyük kara üzüm salkımı yazının üst kenarına doğru sallanıyor. Ağaçta altın yaldızlı bir kuş var. Yırtılan alt kısımda kırmızı eşarplarla sanlı garip başlıklar, rahip olmayan kimseleri gös¬termektedir. Üstte solda en önemli figür yaratıl¬mıştır hepsi ona doğru bakıyorlar. Kalemlerin tu¬tuluşu ve sayısı belki rütbelere göre idi. Eski Uygur şehirlerinde kalan duvar resimleri ve minyatürler hep dini konularda olduğundan Uy¬gur ordusu ve savaşçılarının atlan, kıyafetleri ve silahlan hakkında bilgi vermez. Çok yüksek bir kültür ve medeniyete sahip olmakla beraber Uy¬gur Türkleri'nin aynı zamanda iyi bir savaşçı ol¬dukları kaynaklarda belirtilir. Bazı Çin resimleri bu bakımdan Uygurlar'ı can¬landırmıştır. Tayvan (Formoza)'da Taiçung Çin Milli Saray Müzesi'nde bulunan ve Sung devrinin (960-1279) bir ressamının ipek rulo bir resmi bu bakımdan önemlidir. Bu devirden savaşçı Uygur¬lar'ı gösteren ve ressam Li Kung-liu (ölümü 1106) ya maledilen, 223 x 32.3 cm. boyutlu ipek rulo resim, 765 yılında geçen bir olayı canlandırmakta¬dır. Uygurlar'ın mağlup ettiği bir Çin generali si¬lahsız olarak teslim olmuştu. Eskiden onun yanın¬da bulunan Uygur Beyleri onu tanıyınca, attan inip selam durdular. Burada Çinli ressam savaşta mağ¬lup olmuş generalin, eski bir tanıdık da olsa ga¬lip savaşçılar tarafından selamlanışı fazla müba¬lağalı bir şekilde göstermeye çalışmıştır. Uygur sü¬varileri hareket halinde, elbiseleri çok gösterişli başlarında tepesi sorguçlu konik külahlar var. Si¬lahlan sivri bir kılıç, uzun mızrak, büyük boy yay¬lar ve oklardan ibaret. Sempatik yüzleri ile Türk¬ler derhal göze çarpıyor.Ön planda yüksek rütbe¬li subay ve generaller yakından görülüyor. Arka¬da bayrakları dalgalanan ordu tozu dumana kata¬rak ilerliyor. Subaylar önceden tanıdıkları Çin ge¬nerali ile konuşmak, selamlaşmak için atlarından iniyorlar. Uygur süvarilerinin bazılarının atların¬da garip maskeler göze çarpıyor. Bunlar Pazırık kurganında bulunan atların maskelerini hatırlatı¬yor. Hun adet ve geleneğinin Uygurlar'da devamı açıkça görülmektedir. Uygurlar'da bu şekilde gelişmiş olan sanat, git¬tikçe kuvvetlenerek devam etmiş. Uygur devleti dağılınca bu kabiliyetli Türkler'in parlak mirası ye¬ni hakimiyet kuran Moğollarla batıya ve İslam dünyasına geçmiştir. Doğu Türkistan ve Kansu bölgesinde bulunan Türk eserlerini geçen yüzyılın sonlarında araştı¬ran Fr. Hirth, buralarda Çinliler'in duvar resimle¬rindeki Türkçe kitabeleri silip yerine Çince kita¬beler yazdıklarını gözleri ile görmüştür. Kulaklarında büyük küpeler vardır. Baş¬ların hizasındaki uzun levhalara adlarını yazıyor¬lardı, bazıları boş bırakmıştır. Üst sırada: 1. Toğ¬rul körki ol, 2. Toğrul ol, 3. Tokul ol, 4. Ögrunc toğrul körki ol. Alt sırada: 5. Arslan Bilge, 6. Bakçuk tarkan körki ol, adlan okunuyor. IX. yüzyıla tarihlenen bir Bezeklik freski de 50 x 34 cm. ölçülerindedir. Uygur prensesleri açıl¬mış perdeler arasında görülürler. Yanlarında ad¬ları yazılıdır, kendileri yazıyor, bazıları yazmıyor. Soldakirün adı Tengriken Sevinç Tigintekin Terim, ikinci Tengriken yazmış. Yüzlerindeki kurşun ka¬rışımı beyaz renk okside olunca, koyu griye dön¬müş. Çok büyük saç biçimi, siyah saçlara ustalık¬la altın plakalar yerleştirilmiş, tepesi yine altın ho¬tozlu, küpeler çok iri ve çiçek biçiminde. İki ka¬dın ve bir genç kız grubunda, kızın adı "İl Tigin kız terim" (İl Tekin'in ilahi kızı") olarak yazılıdır. IX. yüzyıla ait bir Bezeklik freskinde bir halı üzerinde ayakta hanımlar tasvir edilmiştir. Turfan resimlerinde ve kısmen Tun Huang'da görülen ha¬nımların bu kıyafetleri boyuna kadar uzanan ve bileklerden de görünen kırmızı file elbise üzeri¬ne, çok uzun, bol, yere sürünen, islemeli geniş ya¬kalı sarımtrak manto, önden ortadan kapalı, bel az çok belli edilmiş, ince bir bordur kapanma çiz¬gisini, kol ve etekteki ek yerlerini ve yakayı süs¬lemektedir. Sağa sola ikişer, arkaya bir olmak üze¬re beş topuzlu saç biçimi çok değişiktir. Bunlara çeşitli parlak iğneler, kuş biçiminde düz altın ta¬raklar takılıdır. Saçlardan aşağı kalın kırmızı bir eşarp, kalça hizasında iri bir fiyong yaparak to¬puklara kadar uzanmaktadır.Ellerinde yapma adak çiçekleri getiriyorlar. IX.-X. yüzyıllara tarihlenen 65 x 54 cm. ölçülerindeki bir Bezeklik freskinde de gölde ejder tas¬vir edilmiştir. Hayali bir dağ manzarasında bir göl ve göle uzanan vadilerde birer ağaç var. Bunlar¬dan çoğu Doğu Türkistan için karakteristik salkım söğütler, soldan birinci ağaç çam cinsi, altta sağ¬daki ağacın solunda bir gazel başı görülüyor. Ej¬derin beyaz yeleli boynu, çift boynuzlu başı, kü¬çük kanatlan ve ön pençeleri ile, vücudunun ya¬nsı görülüyor. Saldırgan bakışlarla ağzına sona ka¬dar açmıştır. |
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| hunlar devrinde sanat |
| Konu araçları | |
|
|
| Desteklediklerimiz | |
| Reseller Hosting, Dedicated Server, ahosting.biz, Number 1 Forum, ozmena Forum | |