Ana Sayfa   Forum   Bloglar   Albümler   Sinema   Yerli Dizi   Yabancı Dizi   Gruplar

AtaBB Forum   Türkçe-Turkish İngilizce-English

 Advanced Search

ATABB


Her Zaman Daha İyisini Arayanın

 

Geri Git   AtaBB Community > AtaBB Forum > Ansiklopedi

Ansiklopedi Sınırsız ansiklopedi. Bir çok konuda bilgi verebileceğiniz bölüm.

Konunun Derecesi - Dram sanatı.

Cevapla
 
LinkBack Konu araçları
Eski 08-07-2008   #1 (permalink)
Oğuzboyu
Average Member
 
Oğuzboyu'ın Avatarı
 
User ID: 2120
Giriş Tarihi: 04-07-2008
Yaş: 19
Mesajlar: 258
Standart Dram sanatı

DRAM SANATI
Dram sanatının ilk klasik temel ilkelerini ortaya koyan Aristoteles, bunu “yaşamdaki bir olayın ya da hareketin yeniden yaratılması” olarak açıklamıştır. Başka deyişle, dram sanatı yaşamın kendi değil, ama yaşamdaki gerçekliğin yansılanmasıdır; gerçekliğin olduğu gibi aktarıldığı değil, gerçekliğin belli bir kimsenin yaratış özellikleri ile yansılanmasıdır. Ayrıca, dram sanatını öbür sanat yaratılarından ayıran özellik, yansılanma işleminde yaşamın kişiler yoluyla sahne üzerinden canlandırılmasıdır. Şiir sözcüklerle, resim çizgi ve renklerle, müzik uyumlu seslerle yansılar. Oysa dram sanatında yaşamın yansılanması canlandırma yoluyla olur. bu canlandırmada, oyuncu yalnızca insan görünümünde değil, hayvan, bitki, nesne, böcek gibi görünümlerle de seyirci önüne çıkar. Ancak bunların tümünde odak noktası insan ve insanlığı ilgilendiren şeylerdir. Dram sanatının başka bir asıl ilkesini yine Aristoteles vermiştir. Aksiyon. Aksiyon’un olmadığı yerde, dram sanatı da yoktur. Bir konunun ya da kişinin sahne üzerindeki canlandırılışındaki değişiklikleri ve konunun ilerleyişini aksiyon sağlar. Aksiyon, bir nedene dayanarak değişiklik getiren ve etki uyandıran bir düşünce ya da harekettir. Bu fiziksel öğede, dram sanatını öteki sanatlardan ayıran önemli bir özelliktir. Çünkü bu fiziksel öğe canlı kişiler yoluyla var edilir. öyleyse, dram sanatının birbirinden ayrılmayacak temel öğeleri yansılama canlandırma ve aksiyondur. Bunun için, bu üç temel öğenin bulunduğu herhangi bir kısa bölüm, beş dakikalık bir konuşma, bir sözsüz oyun, bir gölge oyunu ya da kukla sinema, opera hatta bir oratorya dram sanatının sınırları içine girer.

DRAM SANATINDA DÖRT TEMEL TÜR
Buna dram sanatında dört temel uzam da diyebiliriz. Nasıl müzikte tiz, orta ve pes uzamlar varsa, tiyatro da vardır. tiz uzumda tragedya vardır; çok titreşimli, heyecanlandırıcı, acıma ve korku duygularına yönelik, gerilimi çok, sürükleyici, düşündürücü ve denetimlidir. Orta uzamda, ince tonda komedya yer alır; orta titreşimli, meraklandırıcı, güldürerek düşündüren, gerilimi yumuşak, sürükleyici, öğretici ve denetimlidir. Orta uzamda, kalın çizgili fars: gevşek titreşimli, eğlendirici, gülünç durumlarla güldüren, gerilimi hafif, sürükleyici, çekici ve denetimsizdir. Pes uzamda ise melodrum yer alır: titreşimi az, patetik, içli, ciddi ve gülünç ögeleri yalın, gerilim kesik kesik olanı duygusal ve denetimsizdir.

TRAGEDYA
Aristotales, tragedyayı şöyle tanımlar: (....) tragedya ahlak yönünden ciddi olan, kendi içinde bütünlük gösteren ve belli bir ölçü içine sığdırılmış, belli bir aksiyonun yeniden yaratılmasıdır. Sanat yönünden güzelleştirilmiş bir dili vardır; kapsadığı her bölümde farklı araçlar kullanır; anlatımla değil aksiyonla gelişir. Tragedyanın görevi uyandırdığı acıma ve korku duygularıyla ruhu tutkulardan arınmaktadır.” Tragedya, bir kahramanın kendi çevresindeki koşullarla savaşıp yenik düşmesini anlatan bir oyun türüdür. Kahramanın yenildiği şey her zaman ondan daha büyük onun yaşamından daha anlamlı olan bir şeydir. Tragedya insanı derinlemesine ele alır ve daha önce de belirttiğim gibi tiz bir gerilim içinde, çığlık gibi yaşamı yansılar; insanın çevresiyle çatışmasını gösterirken ona kendi gerçeklerini de öğretir. Tragedyanın sonunda maddi ya da manevi bir yok oluş yer alır.

KOMEDYA
Cicero, de Re Rublika’da komedyayı şöyle betimler. “Komedya güncel yaşamın yansıması, törelerin görünüşü, gerçeğin aynasıdır!” komedya, genelde kişiyi bir aksiyon içinde gösteren ve bu aksiyou gülünç durumlar ve konuşmalarla geliştiren bir dramatik biçimdir. Komedyalar, tragedyanın seyirci üzerindeki gerilimini biraz olsun dağıtmak için yazılmaya başlandı. Başlarda yazılanlar seyirciyi gevşetmek için yazılmış konu dışı gülünç sahnelerden oluşuyordu. Komedyanın öğretici yanı ağır basar. İnsanların yanlış ve gülünç yanlarını eleştirdiği için seyirciyi yumuşak bir yolda etkiler. İnsanların zayıf yanlarını güldürerek gösterdiğinden eleştiriler seyirciye sevimli gelir. Hele seyirciyi, kendiyle değil de başkasıyla karşılaştırmaya itmesi yönünden, eleştirilerin seyirci tarafından kabulünü kolaylaştırır.



Komedyanın Belli Başlı Türleri

1- Ciddi Komedya
Ciddi komedya bir tezle karşımıza çıkar, ama bu tartışarak değil, oyundaki kişiler arasındaki ilişkilerle, konuşmalarla, seyirciyi düşündürerek ortaya koyar. Böyle bir komedyada genellikle “mutlu son” ile bitmez; mutsuz da değildir. seyirciyi düşündürecek bir aşama da bırakır; seyirci, bundan sonra ne olmalı, nasıl davranmalı, ne yapmalı, sorunlarının yanıtını ararken tiyatrodan çıkar. Bu tür komedyalar da sorun, kişilerin karakter özelliklerinden kaynaklanır ve belli ilişkiler ve karşılaşmalar ile ateşlenir, sürpriz bir haberin, bir mektubun ya da bir kişinin gelmesiyle patlama noktasına gelir.
Bu tür komedyalarda amaç güldürmekten çok, gülümseterek düşündürmektir.

2- Kahramanlık Komedyası
Biraz tragedyayı andırır, özellikle romantik tragedyaya benzer. Bu benzerlik tek bir kahramanın ötekileri peşine takıp sürüklemesinde belirir. Bu oyun kişisi hem aksiyonu geliştiren tek kahramanı, hem de serüvenlerin merkezinde olan kişidir. Kahraman abartılmış idealleştirilmiş bir oyun kişisidir. Sanki insanüstü bir varlıktır. Üzüntüsü bile gösterişli ve abartılıdır. Ancak gerçek anlamda da trajik bir figür değildir. Komik durumlara düşmesine karşın, bunu kendine güldürmeden atlatmasını bilir. Belaları esprili bir biçimde kahramanca savuşturur. Burada acı çeken, ama seyircinin acıma duygularını sömürmeyen, gerçekdışı, romantik bir kahraman vardır.

3- Romantik komedya
Şövalyelik ve serüven komedyasıdır. Bu tür komedyalarda olanak ışı olmayanı ama olabilmesi çok zor olan bir olayın inandırıcı bir biçimde sunulması yer alır. bu tür komedyalarda kılık değiştirmeler, aşklar, dövüş sahneleri vardır; masalların zengin fantezisi ile süslüdür, ancak masallardaki gibi gerçekdışı olayları kapsamaz bu komedyalar. Olaylar gerçektir, durumlar ise olağandışı değildir.
4- Töre ve Karakter Komedyası
Her yönden en yetkin ve bütünlenmiş komedya türüdür. Hareketlerin, durumların, yani dışın komiğini işleyen dolantı komedyasına karşılı, töre ve karakter komedyası insan yaşamıyla ilgili olan konuları psikolojiye yönelerek, onların kişisel yorumlarını yaparak gösterir. Bu tür komedyalar birey ve toplum taşlamasını, zaman zaman da eleştirisini amaçlar.

5- İçli Komedya
İçli komedya, töre ve karakter komedyasından çok farklıdır. Töre ve karakter komedyası ince ve üst düzeyde bir komedyadır. İçli komedya ise çocuksu ve kalın çizgilidir. Bu tür komedyaların çoğunda birbirini seven bir kızla bir oğlan vardır. seyirciyi hem ağlatan, hem güldüren bir özelliği vardır. seyircinin duygularını gıcıklayan bu tür komedya, seyredeni basit, narin bir sorun üzerine çeker.

5- Dolantı Komedyası
“Entrika Komedyası” olarak bilinen bu türde, komik öge, ustalıkla birbirine bağlanmış durumlardan ve hareketlerden sağlanır. Yüzeyde gelişen bu türün ahlaksal ya da psikolojik bir kaygısı yoktur. Aksiyon, çeşitli dolantılarla ilerler. Odak noktası kişilerin üzerinde değil, kişilerin çevirdiği dolaplardadır. Komik ögede bu çevrilend dolaplar yoluyla sağlanır.

7- Hafif Komedya
Komedya türleri içinde en gevşek dokulu ve en boş olanıdır. Tek amacı eğlendirmektir. Ancak forstan bir farkı vardır. o da, oyun kişilerinin daha iyi işlenmiş olmasıdır. Komik öge önce bir yolda verilir, gülmecenin algılanması duyarlık gerektirir.

FARS
Bütün güldürücüler komedya değildir. komedyayı biraz daha spor giydirin hareketlerini biraz daha serbest, abartılı ve gürültülü bir duruma getirin karşınıza fars çıkar. Olay dizisi mantığının gülünçlük sağlamak için zaman zaman bilinçli olarak bozulması da bu türün bir özelliğidir. Fars’ta ön planda olan durumlardır. Kişiler ise yalnızca tiplerdir. Fars tipleri bütün herkesin bildiği genel tiplerdir. Bunların kendine özgü tavırları ya dapsikolojik temelleri yoktur. Çünkü Fars tipleri durumların gülünç olmasına yarayan araçlardır. Seyirci oyun kişilerini değil, durumlardan çıkacak sonucu merak eder. Fars’ta gözlüklü doktorlar, ütüsüz pantolonlu dalgın bilim adamları, geniş omuzlu, çatık kaşlı polisler ve benzeri genel tipler karşımıza çıkar.
Farsta, tipler, durmadan abartılı durumlardan başka olmayacak durumlara atlarlar. Farsın gelişimi içinde bu abartılı ya da olmayacak durumlar seyirciye mantıksız gelmez.

MELODRAM
Fars ile melodram, ve komedya yanında daha yüzeyde dramatik türlerdir. Fars gülünecek olayları abartırken melodram duygusal olanı abartı. Farsın amacı eğlendirmekse melodramdaki duygulandırmaktır. Melodramın, tarsa benzeyen bir yanı, olay üstüne olayın yığılmasıdır. Melodram, romantik ve ahlaksal ölçüler içinde, çetrefil bir olay dizisiyle ortaya çıkarılmış bir türdür. Melodramın heyecan verici yanı, adalet ve özgürlük düşüncesini vurgulanmasıdır. Oyun kişileri birer kalıptırlar. Dramatik gelişim içinde hiçbir değişikliğe uğramazlar; başta neyseller sonda da öyledirler. İyiler oyunun sonunda da iyidirler ve hatasızdırlar; kötüler ise yine kötü... olay dizisinin gelişimi içinde herkes hak ettiğini alır; iyiler ödülendirilir, kötüler ise cezalandırılır. Oyunun kahramanı idealleştirilmiş, iyiyi temsil eden bir kişidir. Birçok acı, eziyet ve haksızlık onu yıldırmaz. Melodram Kahramanı, o günün kabul edilmiş, standart ahlak ölçüleri dışına asla çıkmaz. Modern melodram, yüzeyde bir gerçekliği kapsar. Aksiyon, dekor ve kişiler gerçekte olabilecek bir olayı sığ ve yüzeyden ele alır.
EĞİTİCİ DRAMA
Oğuzboyu Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Sponsor Bağlantılar
Eski 08-07-2008   #2 (permalink)
Oğuzboyu
Average Member
 
Oğuzboyu'ın Avatarı
 
User ID: 2120
Giriş Tarihi: 04-07-2008
Yaş: 19
Mesajlar: 258
Standart İlgi: Dram sanatı

9- KAT ‘ (Kesme, kesilme, sona erdirme, bitirme) : Sözü, etkisini arttırmak amacıyla, arkası kendiliğinden anlaşılacağı ve susmanın söylemekten daha tesirli olacağı bir noktada kesmektir. Bir diğer ifadeyle şair, sözünün etkisini arttırmak ve sonucunu okuyucunun canlandırma ve değerlendirmesine bırakmak amacıyla mısra yada cümleyi keser ve böylece kat ‘ sanatı meydana gelmiş olur. Bu sanat şiirden daha çok nesirde (düzyazı) kullanılır.

Ey mâder-i hicrân-zede ! ey hem-ser-i muğber
Ey kimsesiz âvâre çocuklar !.. Hele sizler
Hele sizler...
Tevfik Fikret
Mâder-i hicrân-zede : hicramlı, hicrâna uğramış anne / mader : anne
Hem-ser-i muğber : gücenmiş, küskün, kırgın arkadaş
Âvâre : başıboş, serseri
Muğber : tozlu (gubardan); gücenmiş
“Ey acılı, kederli anne; ey küskün arkadaş. Ey kimsesiz, başıboş çocuklar. Hele sizler... hele sizler...”
Şair bu mısralarda, çeşitli şart ve sıkıntılar içinde çaresiz kalmış acılı -kırgın- küskün anneleri ve annelerinden, yuvalarından çok çeşitli şart ve sebeplerle ayrı kalmış, koparılmış ve sokaklarda başıboş, kimsesiz kalmış çocukların hâlini tasvire ve okuyucuların dikkatini bu sosyal yaraya çekmeye çalışıyor. Ancak bu tablonun devamı olacak şekilde ve bilhassa başıboş çocuklar hakkında daha çok söylenecek söz var iken şair, sözünü tam olarak bitirmiyor ve okuyucu üzerindeki etkiyi arttırmak maksadıyla tam yerinde kesiyor. Belki de bu son sözlerle birlikte şairin boğazına bir şeyler düğümleniyor, belki de tam bu noktada söz bitiyor. Hangi sebeple olursa olsun şair bu tavrıyla âdetâ okuyucuyu vicdanıyla başbaşa bırakıyor ve ona bir nevi daha derin düşünme ve yorum imkânı veriyor.

Bir yer ki sevenler, sevilenlerden eser yok,
Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok
Yok... Yok...
Faruk Nafiz Çamlıbel
Bezm : meclis
“Öyle bir yer ki orada sevenlerden de, sevilenlerden de hiçbir iz, eser yok (kalmamış). Meclislerinde kadeh kırdığımız, şen-şakrak deliler gibi eğlendiğimiz sevgililer de yok. Yok... Yok...”
Şair, bu örnekte “yok... yok...” kelimeleriyle mısraı keserek, “sevgililerden yoksun bulunduğunun, yalnızlığının, ezikliğinin ve hüznünün duyulmasını” okuyucuların değerlendirmesine bırakarak kat ‘ sanatı yapmaktadır.


10- MECAZ VE MECÂZ-I MÜRSEL : Mecaz kelimesi sözlükte gelip gidilen, geçilen yol; geçilmesine izin (cevaz) verilen sınır ve gerçeğin zıddı anlamlarındadır. Bir edebî terim olarak ise mecaz, bir kelimenin gerçek anlamlarında kullanılmayıp, benzetme maksadı yada bir şeyle benzetme ilgisinin başka? anlamlarda kullanılmasıdır.
Kelimelerin mecâzî anlamlarında kullanılmaları duygu ve hayali şahlandır, sözün etkisini arttır. Mecaz kullanımı sayesinde bir konunun daha iyi kavranması yada kavratılması sağlanır.
Mecaz, başlı başına bir edebî sanat olmaktan ziyade, teşbîh, istiâre, kinâye, mecâz-ı mürsel vb. gibi değer bazı sanatların ortaya çıkmasına yardımcı olur. Bir diğer ifadeyle bu tür sanatlarda mecâzî anlamda kullanılmış bir kelime olacağından burada ağırlıklı olarak vurgulanan, tespit edilen sanata ilaveten mecaz sanatı da vardır. Bir babanın oğluna “aslanım” demesinde istiâre sanatı vardır. Zira iki unsur arasında bir benzetme ilgisi (ilişkisi) ve maksadı vardır ve bu unsurlardan sadece biri mevcuttur. Ayrıca mevcut olan unsur (aslan-kendisine benzetilen) mecâzî anlamda kullanılmıştır, geçek anlamda kullanılmalarına imkân yoktur. Burada mecâzî anlamda kullanılan “aslan” kelimesi ile yerine kullanıldığı “oğul” arasında bir benzetme ilgisi ve maksadı vardır. Eğer bir kelime mecâzî anlamda kullanılmış ve bu kullanımda yerine kullanıldığı kelime ile arasında bir benzetme, benzerlik ilgisi, ilişkisi yada maksadı varsa orada gerçek mecaz sanatı var demektir. Bu tip mecazlar sadece mecaz diye de anılırlar ve mecaz-ı mürselden farklıdırlar.
Mehtâp her gece yeri, semâları dolaştı; gümüşlerini manzaralar üstüne döktü.
Burada gerçek mecaz sanatı vardır zira;
1. Gümüş kelimesi gerçek anlamının dışında mecâzî anlamda kullanılmıştır. Buradaki gümüşleri ile ayın parlak hâlinden saçılan ışıklar kastedilmiştir.
2. Dolayısıyla ayın parlak hâlinden saçılan ışıklar gümüşlere benzetilmiştir. Yani saçılan ışıklar ile yerlerine kullanılan ve mecaz yapılan gümüş (ler) arasında bir benzetme ilişkisi (benzetme ilgisi) ve maksadı vardır.
1- Benzeyen : mehtabın saçılan ışıkları (yok)
2- Kendisine benzetilen : gümüşler (var)
Mecazı (gerçek mecazı), mecaz-ı mürselden ayırmada dikkat edeceğimiz en önemli husus bu benzetme ilgi ve maksadını tespit etmektir. Şayet böyle bir ilgi ve maksat var ise orada istiâre sanatı vardır ve bu sanatın olduğu yerde ise mecaz-ı mürselin olması imkânsızdır.

Hem-râhım idin bu yolda ey mah
Hem-râhı koyup gider mi hem-râh
Hem-râh . yol arkadaşı
Bu örnekte sevgili mâha (aya) benzetilmiştir. Mâh’da ayrıca mecaz vardır zira kelimenin gerçek anlamında kullanılması imkânsızdır ve yol arkadaşı olmak, bırakıp gitmek vb. ifadeler buna engeldir. (Bu tip engellere karine-i mânia –engelleyici ipucu- dendiğini hatırlamalıyız.)
Mâh’ın gerçek anlamının dışında bir anlamda kullanılmış olduğunu fark etmemiz burada bir mecaz sanatının yapıldığını gösterir. Ancak normal bir mecaz mı yoksa mecaz-ı mürsel mi olup olmadığını anlamak için Mâh’ın (mecaz yapılan kelimenin) yerine kullanıldığı kelime ile arasında bir benzetme ilgi ve maksadının olup olmadığına bakmamız gerekir.
Örnekte açıkça görüldüğü üzere sevgili yada sevgilinin yüzü aya benzetilmiştir dolayısıyla bir benzetme ilişkisi ve maksadı söz konusudur. Ayrıca unsurlardan biri olan benzeyen (sevgili) yok, kendisine benzetilen (mâh) vardır. Bir istiâre (açık) söz konusu olduğuna göre burada bir mecaz-ı mürsel olması söz konusu değildir ve sadece mecaz sanatı vardır.
Makbul olan ve bir sanat değeri taşıyan mecazlar mecaz-ı mürsel tarzında oluşturulmuş mecazlardır. Hatta dilimizde pek çok deyim mecaz-ı mürsel şeklinde kalıplaşmış ve meydana gelmiştir. Dilimizin mecazlar bakımından bir hayli zendin olması sebebiyle günlük hayatımızda çoğu kez farkında bile olmadan çokça mecaz kullandığımız olur. Meselâ; soba yandı, burnu büyüdü, şehir söndü vb. gibi.
Eğer bir kelime mecâzî anlamda kullanılmış ve bu kullanımda, yerine kullanıldığı kelime ile arasında (gerçek anlamıyla mecâzî anlamı arasında) benzetme ilgisinin (benzetme maksadının) dışında ilgiler var ise mecaz-ı mürsel sanatı yapılmış, meydana getirilmiş olur.
Eski belâgat kitaplarında mecaz-ı mürselin oluşmasına yol açan otuza yakın ilgiden söz edilmiş ancak çoğu örneklendirilmemiştir. Mecaz-ı mürselde yaygın olarak kullanılmış ilgiler şunlardır :

1- Parça-Bütün (Cüz-kül; cüziyyet-külliyyet) İlgisi : Burada mecâzî anlamda kullanılan kelime ile yerine kullanıldığı kelime arasında (kelimenin mecazî anlamıyla gerçek anlamı arasında) bir parça-bütün ilgisi, ilişkisi söz konusudur.
Bir hayli külah ile imâme
Yoldaysa dururdular selâma
Bu örnekte külah ve imâme kelimeleri mecâzî anlamda kullanılmışlardır. Bu kelimelerde teşhis -kişileştirme- olmakla birlikte bir benzetme söz konusu değildir. Yani külah ve imâme teşbihîn bir din adamına, hocaya benzetilmesi de uygun ve mümkün değildir. Dolayısıyla burada bir benzetme ilgisi ve maksadından söz edilemez.
Külah ve imâme yani tekke ve tesbih hocadan ayrılmaz parçalardır. Bunlardan yani hocaya ait bir parçadan yola çıkılarak bütüne gidilmiştir. Dolayısıyla külah ve imame kelimelerinin mecâzî anlamlarıyla yerine kullanıldıkları hoca, -din adamı- kelimeleri arasında bir parça-bütün 8cüz-kül) ilgisi vardır.
Beyti bu çerçevede şöyle mânâlandırabiliriz : “sayıca kalabalık olan, bir hayli din adamı, hoca başlarındaki takke ve ellerindeki tesbihleri ile yolda iseler, diğer halk (hemen) onlara selâma dururdu.”
Dalgalan sen de ey şanlı hilâl.
Bu mısrada hilâl kelimesi mecâzî olarak bayrak yerine kullanılmıştır. Hatırlanacağı gibi mecaz-ı mürseli bulmak için bir iki noktaya dikkat etmemiz gerekecektir.
1. Mecâzî anlamda kullanılmış olan kelimeyi gerçek anlamında kullanma imkânı olmayacak. Bu örnekteki hilâl’i ayın ilk günlerindeki şekli mânâsında düşünemeyeceğimiz gibi.
2. Görüldüğü üzere hilâl, yerine kullanıldığı bayrak kelimesi ile bir benzetme ilişkisi içinde de değildir; yani burada bir benzetme maksadı da yoktur. Dolayısıyla burada bir mecaz-ı mürsel vardır.
İstiklâlin, özgürlüğün belirtisi, hür dalgalanan bir bayraktır. Türk bayrağının en etkileyici yeri de üzerindeki hilâlidir. İşte bayrağın üzerindeki bu hilâl şairde en fazla heyecan uyandıran unsur hâline geliyor ve bayrağın bütünün yerini alıyor. Artık hilâl demek, bayrak demektir. Dolayısıyla bu örnekte bir parça-bütün ilgisi mevcuttur.

2- Durum-Yer (hâl-Mâhal; Hâliyyet-Mahâliyyet) İlgisi : Bu ilgi iki şekilde ortaya çıkar.
1- Ya hâl söylenip mahâl kastedilir.
2- Ya da mahâl (yer) söylenip hâl (durum) kastedilir.
1. Şıkka örnekler :
Dersten çıkınca sinemaya gideceğim.
Burada aslında sınıftan çıkınca denmesi gerekir. Ancak dersten çıkmak (durm, hâl) söylenmiş, sınıf (mahâl,yer) kastedilmiştir.
İşten çıkınca bir süre dolmuş bekledim.
Bu örnekte fabrikadan çıkınca denmek isteniyor. Dolayısıyla hâl (durum) söylenip yer (mahâl) kastedilmiştir.
1.Şıkka Örnekler :
Bu okul sizi hayata en iyi şekilde hazırlayacaktır.
Bu örnekte okul kelimesi mecâzî anlamda ve okulda ders veren öğretmenler mânâsında kullanılmıştır. Dolayısıyla yer söylenip durum kastedildiğinden okul ile öğretmen arasında yani kelimenin gerçek anlamıyla mecâzî anlamı arasında bir yer-durum ilgisi (ilişkisi) söz konusudur. Buradaki mecaz-ı mürsel böyle bir ilgi üzerine kurulmuştur. Okul kelimesini öğretmenin başka bir yerdeki durumu ile kullanmamız hâlinde mecaz-ı mürsel bozulur ve komik bir durum ortaya çıkar.

Atina Kıbrıs konusunda kabul edilemez şartlar ileri sürdü.
Bu örnekte Atina kelimesi mecâzî olarak Yunan hükümeti anlamında kullanılmıştır. Bir diğer ifadeyle yer (mahâl) söylenip durum (hâl) kastedilmiştir.

Anakara durumu kaygı ile izliyor.
Bu örnekte de benzer durum söz konusudur.

3- Sebep-Sonuç (Sebebiyet ) İlgisi : Savaşta çok kan döküldü.
Bu örnekte kan dökülmesi ifadesi mecâzî anlamda kullanılmıştır ve kastedilen savaşta çok insanın öldüğüdür. Bu ölümlere sebep de kan dökülmesidir. Yoksa gerçek anlamda, sırf bir eylem olarak kova vb. bir âlet ile kan dökülmesi, akıtılması söz konusu değildir. Dolayısıyla bu örnekte bir sebep-sonuç ilgisi vardır.
O, ününü fırçasıyla yaptı.
Bu örnekte fırça yada fırça ile ün yapmakta mecaz vardır. Çünkü salt fırça ile ün yapılmaz. Ayrıca fırça, kendisi ile yapılan güzel resimlerin ve çalışmaların yerine de kullanılmış olabilir. Dolayısıyla o kişinin ün yapmasına fırçası yada fırçasının sebep olduğu çalışmalar vesile olmuştur denebilir.

4- Öncelik-Sonralık (Evveliyet-Âhiriyyet) İlgisi : Bu ilgide bir şeyi sonradan alacağı durumun adıyla anlamak söz konusudur. Örneğin; yaramazlık yapan bir kız çocuğuna annesi “Kocaman gelinlik kız oldun, hiç sana yakışır mı?” dediğinde, annesi çocuğunun gelecekte, sonradan alacağı yada almasını umduğu bir hâli önceden belirtiyor, ifade ediyor.



11- KİNÂYE : Gerçek ve mecâzî anlamları olan bir sözü, tamlamayı, kelime grubu veya ibareyi mecâzî anlamını kastederek kullanma sanatına kinâye denir. Tanımından da anlaşılacağı üzere kinâyeli bir şekilde kullanılan bir söz yada ibarenin bir gerçek, bir de mecâzî olmak üzere iki anlamı söz konusudur. Sözü her iki anlamında değerlendirmek de ifade açısından uygun olabilir. Ancak kinâye sanatının meydana gelebilmesi için mecâzî anlamın kastedilmiş olması gerekir. Zira kinâye, sözün gerçek anlamını anarken mecâzî anlamını kastetme sanatıdır.
Kinâye, açıkça söylenmesi uygun olmayan duyguları, alay, hakaret gibi maksatlar taşıyan sözleri söylemeye yarayan bir sanattır. Ancak kinâye, sadece bu maksatlarla kullanılan bir sanat olmayıp anlatıma genişlik, rahatlık ve zenginlik katmak için de kullanılır.
Kinâyeli kullanışa son derece müsait olan dilimizde deyimlerin pek çoğu kinâyeli kullanılır. Meselâ; Açıkgöz. Bu deyimin gerçek anlamı gözün fizikî olarak açık olmasıdır. Mecâzî, dolayısıyla da kastedilen anlamı ise uyanıklıktır. Birisine açıkgöz dendiğinde onun çok uyanlık biri olduğu vurgulanır.
Kinâyeyi, başta mecaz-ı mürsel olmak üzere iki anlamı olan benzer sanatlarla karıştırmamak gerekir. Kinâyeyi mecaz-ı mürselden ayıran en önemli farklar:
1- Kinâyede mecâzî anlam kastedilir.
2- Mecaz-ı mürselde sözün gerçek anlamında kullanılması mümkün değildir.
Oysa kinâyede mecbur kalınırsa gerçek anlam da kullanılabilir. Bu da bir ifade zenginliği kazandırır. Meselâ muhatabınız yaptığınız kinâyeden rahatsız olur ise ve tepki gösterirse âdeta aralık duran bir kapıya benzeyen gerçek anlamı devreye sokarak işin içinden sıyrılmanız mümkün olabilir. Kinâyeyi yine iki anlamı olan îham sanatıyla karıştırmamak gerekir. Zira îhamda, kelimenin tüm anlamları da gerçek anlamda kullanılır. Mecâzî anlam söz konusu değildir.
Kinâyenin iki anlama gelen bir kelimenin uzak anlamını kastetme sanatı demek olan tevriyeden farkı ise, tevriyede kastedilen uzak anlamın mecâzî değil gerçek anlamda kullanıldığıdır.

Ben toprak oldum yoluna
Sen aşurı gözetirsin (Sen öteleri gözetirsin/ Deniz aşırı, deniz ötesi vb)
Şu karşuma göğüs geren
Taş bağırlı dağlar mısın?
Yunus Emre
Bu örnekte Kinâye “taş bağırlı dağlar” mısın sözündedir.
1- Gerçek anlamı : Dağ yamaçlarının taştan olmasıdır.
2- Mecâzî anlam : Duygusuz, hissiz ve katı kalpli vb.
Şair, sevgilisinin ilgisizliği karşısında “taş bağırlı dağlar mısın?” sözünü duygusuz, kalpsiz vb. mecâzî anlamında kullanmıştır.

Ey benim sarı tanburam
Sen ne için inilersin
İçim oyuk derdim büyük
Ben anınçün inilerim
Pir Sultan Abdal
Burada kinâye “içim oyuk” sözündedir.
1. Gerçek anlamı : Tanburanın içi fizikî olarak gerçekten oyuktur ve bu oyuk tanburanın kendine has sesini çıkartmada rol oynayabilir.
2. Mecâzî anlamı : Üzüntülüyüm, dertliyim, içim kan ağlıyor vb.
Yani şair; üzüntülü olduğum içim kan ağladığı ve derdim de büyük olduğu için acı içinde kıvranmakta bu yüzden inlemekteyim.
Şairin anlatmak istediği bu hâlî olduğu için sözü kullanma maksadı mecâzîdir. Yoksa tek ve önemli derdi, isteği sadece tanburanın fizikî olarak içinin oyuk olduğu değildir. Zaten sırf bu anlamı ile kullanımdan sonra da söz konusu olamaz.

Muhtâç isen füyûzuna eslâf pendinin
Diz çök önünde şimdi Emîsî Efendi’ nin
Yahyâ Kemâl
Füyûz : feyizler
Eslâf pendi : seleflerin, daha öncekilerin nasihatları
Ali Emîrî Efendi : Fatih Millet Kütüphânesi kurucusu.
Bu örnekte kinâye “diz çökmek” tedir.
1- Gerçek anlamı : diz çöküp oturmak
2- Mecâzî anlamı : ders alamak
Klasik eğitim sisteminde hocanın önünde diz çökülürdü. Rahle-i tedrisinden geçmek vb. deyimler gerçek anlamında da kullanıldığında ifade bakımından mahsur yoktur lakin kastedilen mecâzî mânâdır.

Gönlüm gibi ey nâme gidip yârda kaldın
Baş üzere yerin var ham-ı destârda kaldın
Nâilî-i Kadim


Nâme : mektup
Ham-ı destâr : sarığın kıvrımı
Bu örnekte kinâye “baş üzere yerin var” dadır.
“Ey mektup gönlüm gibi gidip (sen de) yârada, sevgilide kaldın. Başımın üzerinde yerin vardı, sen ise sarığın kıvrımlarında kaldın.”
Bie eski an’ane : Mektup, çiçek vb. şeylerin sarığın kıvrımlarına takılması.
1- Gerçek anlam : Mektubun gerçekten, fizikî olarak başın üzerinde olması
2- Mânen çok kıymet, değer ve önem verme.
Yani şair, mecâzî anlamı kastederek sevgiliye yazılan yada oradan gelen mektubun mânen apayrı bir önem ve değerinin bulunduğunu ifadeye çalışıyor.
12- TENÂSÜB : Bir konu üzerinde, aralarında türlü ilgiler bulunan (birbiriyle ilgili olan) en az iki kelime, terim yada deyimi bir mısra yada beyit içinde bir arada kullanma sanatıdır. (Ancak bu kelimeler arasında anlamca zıtlık olmamalıdır. Zirâ o durumda bir başka sanat, tezat sanatı devreye girer.) Tenâsüb sanatının bir diğer adı da mürâat-ı nazîr’dir.
Divân şairleri, tenâsüb sanatında türlü bilim terimlerini, mitolojiyi, tarih ve mesnevî kahramanlarını, hayvan, bitki ve çiçek adlarını, bunların dışında çeşitli konularla ilgili kelimeleri şiirlerinde bol bol kullanmış ve bu vesîleyle bir ifade ve anlam zenginliği gerçekleştirmişlerdir.
İçki ve içki âlemiyle ilgili kelimeler ;
Gâh sâkisi sâğara geh bâdesi yok
Görmedim meclis-i maksûdu tamâm âmâde
Nâbî
Maksûd : kast olunan, istenen şey
Tamâm âmâde : tam tekmil, her şeyiyle hizmete hazır vb.
Sâğâr : kadeh
Bu mısrada sâki, sâğâr, bâde (içki), meclis kelimeleri anlamca birbirleriyle ilgili kelimelerdir. Dolayısıyla bu kelimeler arasında tenâsüb sanatı vardır.
Bir elinde gül bir elde câm geldin sâkiyâ
Kanyısın alsam gülü yâhud ki câmı ya seni
Nedim
Câm : kadeh
(Gül), cam, sâkî arasında tenâsüb vardır.



13- MÜBÂLAĞA : Sözün etkisini arttırmak amacıyla ve çoğu kez heyecan sebebiyle bir durumun, olayın ya da varlığın olduğundan büyük yada küçük gösterilmesi, abartılmasıdır. Sözlük anlamı; aşırı gitme, aşırıya vardırma demek olan mübâlağanın sanat değeri taşıması için nükteli ve zarif olması gerekir. Zirâ kaba ve çirkin bazı abartmalar ve ölçüsüzlükler istenen olumlu etkiyi sağlamayabilir.
Mübalağa, günlük hayatta çoğunlukla bir sanat endişesi taşımadan ve daha çok benzetme ve mecaz kastıyla kullanılır. İriyarı bir adam için “dev gibi”; çok zayıf biri için “çöp gibi” denmesi yada çok üşüyen birinin “dondum”, çok yorulan birinin de “öldüm” demesi gibi.
Divân şiiri, geniş hayal güçlerini gösterebilmek için ve daha ziyade medhiye (övme), fahriye (övünme) ve hicivlerde mübâlağa sanatına başvurmuştur.
Mübâlağa, söyleyişteki aşırılığın derecesine göre üç çeşide ayrılır :
1- Tebliğ,
2- İğrak,
3- Gulûv, derecesinde mübâlağa.

1. Tebliğ Derecesinde Mübâlağa : Aklen ve âdeten mümkün olan yani akla uygun ve gerçekleşebilir nitelikte olan mübâlağalardır.

Bahtım gibi tire keff-i ümmîd gibi teng
Çeşmim gibi pür-âb derûnum gibi vîrân
Nâbî
Tire : kara, siyah, bulanık
Keff-i ümmîd : ümit eli
Teng : dar
Çeşm : göz
Pür-âb : su, yaş dolu
Derûn : iç
Vîrân : harap
(Âdeten) Mecâzî manada düşünürsek; baht siyah olabilir. Ümit eli dar olabilir. Göz su ile dolu olabilir. İç sıkıntı sebebiyle perişân vîrân olabilir.

2. İğrak derecesinde Mübâlağa : Akla uygun, yatkın gibi görülen ancak âdeta imkânsız olan mübâlağadır.

Yazılıp ermeye pâyânına dek nâme-i şevk
Hep ağaçlar kalem olsa kamu yaprak kâğıd
Pâyân : nihayet
Nâme-i şevk . şevk sevinç, neşe mektubu
Kamu : tüm, bütün
Tüm ağaçlar kalem olsa, tüm yapraklar da kâğıt olsa şevk mektubu tamamlamama yetmez.
(Âdeten) Sosyal şartlar, örf, usûl, çevre şartları vs.

3. Gulüv Derecesinde Mübâlağa : Aklen de âdeten de mümkün olmayan mübqlağa türüdür. Çok kullanılan fakat ileri derecede aşırılıktan dolayı genelde pek makbul görülmeyen bir türdür.

Merkez-i hâke atsalar da bizi
Kürre-i arzı patlatır çıkarız
Nâmık Kemâl
NOT : Pek çok örnekte bu türleri ince ayrıntıları ile ayırmak mümkün ve gerekli değildir. Bu sebeple mübâlağa yapıldığını tespit yeterlidir.

Karışık Mübâlağa Örnekleri :
Donar soğuktan efendi semender âteşte
Bir iki gün daha böyle eserse bu sarsar
Nedîm
Semender : Ateşte yaşadığına inanılan bir masal hayvanı
Sarsar : Fırtına, rüzgar vb.
NOT : Bu, iğrak derecesinde mübâlağaya örnek. Ateşin içinde fiziksel olarak nasıl donulur ? Âdeten de mümkün değil.

Göremez girsem eğer mûr-ı zaîfin gözüne
Ey süleymân-ı zaman öyle hayâl oldu tenim
Şem ‘ î
Mûr-ı zaîf : Zayıf karınca

Şöyle nâr uykusuna varmış o yâr ey Bâkî
Ki cihân halkı figân eylese bîdâr olmaz
Bâkî
Bîdâr olmaz : Uyanmaz
Güllü dibâ giydin ammâ korkarım âzâr ider

Nâzeninim sâye-i hâr-ı gül-i dibâ seni
Sâye-i hâr-ı gül-i dibâ : Elbisenin gülünün dikeninin gölgesi
(Ey nâzlı nâzenin sevgilim! Gül desenli elbise giydin lâkin korkarım giydiğin elbisenin gülünün dikeninin gölgesi seni incitir.)



14- TEŞHİS ve İNTAK : Teşhis, sözlükte kişileştirme, kişilik verme; intak ise konuşturma, söyletme, dile getirme anlamlarındadır.
Edebiyat terimi olarak teşhis, insan dışındaki canlı ve cansız varlıkları, düşünen, duyan ve hareket eden insan kişiliğinde göstermek, kişileştirmektir. Bu sanat yapılırken teşbih, istiâre, mecaz ve mübalâğa gibi diğer sanatlardan da yararlanılır.
İntak ise kişileştirilen varlıkların konuşturulmasıdır. İntakta kesinlikle teşhis vardır; Çünkü konuşan tek canlı varlık insandır. Fakat teşhiste her zaman intak olmayabilir (bir diğer ifadeyle teşhis tek başına da kullanılabilir ancak intak teşhissiz olamaz.)
Teşhis ve intak sanatına daha çok masal ve fabllarda, günümüzde ise özellikle çizgi filmlerde rastlanır.
Teşhis, insana ait özellikleri başka varlıklara verme, bir diğer ifadeyle diğer varlıkları tek öğe ile (benzeyen ile) insanlara benzetme olduğundan kapalı istiare ile çok yakından ilgili bir sanattır. Zirâ hatırlanacağı üzere kapalı istiarede tek öğe ile (benzeyen ile) yapılır ve kendisine benzetilen söylenmez. Teşhis ile kapalı istiâre arasındaki yakın benzerliğe rağmen aralarında bazı farklılıklar vardır :
1- Teşhiste varlık sadece insana benzetilir (ona insan özellikleri verilir). Kapalı istiârede ise varlığın, insan dışındaki çeşitli varlı ve kavramlara da benzetilmesi mümkündür.
2- Teşhis genellikle intak sanatıyla birlikte bulunur, yani insana benzetilen varlık, insan gibi konuşturulabilir. Ancak kapalı istiârede konuşturma maksadı yoktur ve intak olmayan bir yerde de kapalı istiâre olabilir. Yada yani kapalı istiârenin bulunduğu yerde konuşturma var ise bu intaktır. Zirâ konuşturma kapalı istiarenin maksat ve fonksiyonu değildir.

Gül hasretinle yollara tutsun kulağını
Nergis gibi kıyamete dek çeksün itizâr
Bâkî (Kanuni Mersiyesinden)
İntizar : Bekleyiş
Bu örnekte; gül insana benzetilmiş, insan gibi düşünülmüş dolayısıyla insana ait hasretle yollara kulak tutmak ve beklemek özellikleri ona verilmiştir. Gülde; kişileştirme, teşhîs sanatı vardır. Ayrıca gül, insana benzetilmiş olduğundan benzeyen; gül’ün olup, kendisine benzetilenin; insan’nın olmayışı sebebiyle kapalı istiâre de bulunmaktadır. Bunların yanı sıra gül-nergis, hasret-intizâr kelimeleri arasında tenâsüp sanatı vardır.

Olsun gamında bencileyin zâr u bî-karar
Âfâkı gezsin ağlayarak ebr-i nev-bahâr
Bâkî (Kanuni Mersiyesinden)
Ebr-i nev-bahâr : İlkbhar bulutu kişileştirilmiştir, teşhîs sanatı vardır. İlkbahar bulutu kişileştirilerek insana benzetilmiş ve kapalı istiâre sanatı yapılmıştır.

Aslan emretti :
“- Hadi bu aslan neredeyse bana göster.”
Tavsan aslanı bol ve berrak su ile dolu bir kuyu başına götürerek içine baktı ve:
“- İşte burası” dedi.
Kelile ve Dimne’den
Aslan ve tavşan kişileştirilmiş ve konuşturulmuştur. (Bu örnekte aslan ve tavşan insana benzetilmiş; kendisine benzetilen: insan -yok-, kapalı istiâre var. Ayrıca intak sanatı da vardır.)

Güğüm bir gün testiye :
“- Yola çıkalım.” dedi.
Testi :
“-Korkarım.” dedi.
Evde kalmak istedi.
(Teşhis ve intak sanatı var.) Bu örnekte güğüm ve testi hem kişileştirilmiş hem de konuşturulmuştur. (Cansız varlıklarla da intak ve teşhis sanatı yapılabilir.)

İki hançer takınmış ey Bâkî
Hasta çeşmi solunda sağında
Bâkî
Şair, sevgilisinin gözünü, bakışını kuşağının sağına ve soluna hançer takınmış bir insana (savaşçı vs.) benzetmiş, gözü (bakışı) kişileştirmiştir.



15- TECÂHÜL-İ ÂRİF (Bilip bilmezlikten gelme, bilgece bilgisizlik) : Tecâhül: Câhil gibi görünme, bilmezlikten gelme. Ârif: bilen, bilgili, ilim irfan sahibi.
Bir edebî terim olarak tecâhül-i ârif yada tecâhül-i ârifane; bilinen bir hususu, gerçeği, bir nükteye dayanarak bilmezlikten gelme, bilmezmiş gibi davranma, söylemedir. Sanatkâr, bildiği bir hususu bilmezlikten gelerek, çeşitli nedenlerle doğrudan söylemek istemediği şeyi dolaylı olarak anlatmaya ve mesaj vermeye çalışır. Tecâhül-i ârifte bir anlam inceliği gözetildiğinde sözde mutlaka nükte olmalıdır. Bu sanatın özünü teşkil eden nükte; neşelendirme, uyarıda bulunma, hayret, şaşkınlık ve üzüntü bildirme amacıyla yapılmış olabilir. Tecâhül-i ârif sanatını yapmaktan maksat sözün nükteli olduğundan bu sanatı yapan kişinin de Şeyh Gâlib’in ; “Gel ârif ol ki mâ’rifet olsun tecâhül” (sen arif ol ki bilgisizliğin, bilmezliğin dahi mârifet, hüner vs. olsun) dediği gibi ârif olması gerekir.
Bu sanatın oluşturulmasında mübalağa ve istifhâm (soru sorma) sanatlarından da yaralanılır ancak nükte ağırlıklı olduğunda mübalağa ve istifhâmda daha güzel ve etkilidir.
Yanında bunca kulundan bir âdem yok
Beyim bu nice seferdir kim ihtiyâr ettin?
Necâtî (şehzade Beyazid için yazılmış mersiyeden)
(Beyim, a benim şehzadem, yanında bunca kulundan hizmetliden bir kişi bile yok, bu nasıl bir yolculuk ki sen tercih ettin, istedin)
Şair, burada bahsedilen yolculuğu biliyor fakat bilmezlikten geliyor. Yine şair, ölümün vaktinin kişinin elinde olmadığını da biliyor, bilmezlikten geliyor.

Nedîm-i zârı bir kâfir esir etmiş işitmiştim
Sen ol cellâd-ı din ol düşmen-i imân mısın kâfir
Nedîm
Kâfir : afet
(Ağlayıp inleyen Nedîm’i bir kâfirin, afetin esir ettiğini işitmiştim, yoksa o din celladı, iman düşmanı sen misin kâfir, (o din celladı, iman düşmanı sen misin?))
Burada Nedîm, esirlik derecesinde âşık olduğu, âşıklığını ve kendisini esir eden güzeli bildiği halde -Nedîm’in esir olduğunu işitmiştim, onu bu hâle getiren yoksa sen misin?- diyerek bilmezlikten gelerek sevgisine sesleniyor.
Bilmez oldum sâkiyâ dert-i firâk-ı yâr ile
Mey midir bu yâ sirişk-i çeşm-i giryânım mıdır ?
(Ey sâki, yarin ayrılık dedi sebebiyle ağlayan gözümün yaşı mı yoksa meyi midir? bilmez oldum.)
Şair, aslında akanın ne olduğunu biliyor lâkin bilmezlikten geliyor.

Geh gülşen olursun dile gâhî külhan
Cennet mi cehennem misin ey âlem-i aşk
(Gönle, bazen gül bahçesi, bazen külhan - hamamlardaki ocak vb.- olursun, sen bu hallerinle cennet misin yoksa cehennem misin anlayamadım.)



16- TEZÂD (Birbirine zıt olma, birbirinin karşıtı olma) : Bir konuda ortak yanları bulunan anlamca zıt iki kavramdan birini gerçek, diğerini mecazî anlamda kullanmaya tezat denir. Edebî sanatlardan bahseden kaynakların bir kısmında anlamca zıt olan her kelime tezat sayılmıştır. Halbuki tezat sanatının meydana gelebilmesi aralarında tezat bulunan kelimelerden birinin gerçek diğerinin mecazî anlamına bağlıdır. Yoksa soğuk-sıcak, uzun-kısa, büyük-küçük vb. dilbilgisi bakımından (salt anlam olarak) karşıt-zıt olan kelimeleri arka arkaya sıralamak yapı itibariyle tezatı oluştursa da edebî sanat olarak tezat sayılmaz. Tezat sanatı, divân edebiyatında, tıbâk (uyma, uygunluk), mutâbakat (uyum), tatbîk ve tekâfü (birbirine denklik) adlarıyla da anılır. (Anlamca olmasa da kullanımda ortaya çıkan mana sonuç bakımından denk, aynı kapıya çıkan, aynı maksadı anlatmaya yarayan vb. manasında vs.)
Tezat sanatı üç esasa dayanır :
1- Şair bu sanatta aynı kavrama iki zıt yönden bakar.
2- Bu bakış yönlerinden biri mecazî diğeri ise gerçek anlamdadır.
3- Bu iki yön bir kavrama, ortak bir noktaya bağlanmalıdır.
Oğuzboyu Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 08-07-2008   #3 (permalink)
Oğuzboyu
Average Member
 
Oğuzboyu'ın Avatarı
 
User ID: 2120
Giriş Tarihi: 04-07-2008
Yaş: 19
Mesajlar: 258
Standart İlgi: Dram sanatı

Ne efsûnkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten
Nâmık Kemâl
(Ah, ey hürriyetin güzel yüzü, ne büyüleyiciymişsin; gerçi esaretten-kölelikten kurtulduk ama, bu sefer de senin aşkının esiri-kölesi olduk.)
Bu örnekte hürriyetin önce esaretten kurtarıp, sonra da kendisine esir-köle etmesinde tezat sanatı vardır. Zirâ esir eden de âzat eden de (esaretten kurtaran da) hürriyettir. Hürriyetin esaretten kurtarması gerçek anlamdadır. Hürriyet gelince esaretten kurtulunur. Fakat, hürriyetin aşkına aşkına esir etmesi ise mecâzî anlamdadır. Yani hürriyetin aşkına esir olmak, ona kuvvetle bağlanmak, âşık olmak manasındadır. Zirâ hürriyet halkı zincire vurmuş değildir. Görüldüğü üzere bu örnekte, biri gerçek biri de mecazî anlamda kullanılmış iki zıt kavramın bir arada kullanılması söz konusudur vb.

Ne siyâh eylemiş bu nâsiyeyi
Saçımı bembeyaz eden bahtım
Abdülhak Hâmid Tarhan
Nâsiye : alın
(Saçımı bembeyaz eden bahtım, tâlihim bin anlı (mı) ne kadar kara eylemiş.)
Bu örnekte tezat sanatı “siyah alın” ile “bembeyaz saç” kelimeleri arasında vardır. Beyazla siyah anlam bakımından birbirine zıt olmakla birlikte, bu kelimelerin birleştiği ortak nokta “baht” kelimesi, kavramıdır (kötü talihli olduğu, başının bir türlü dertten kurtulmadı vs.). Aralarında tezat bulunan kelimelerden “siyah alın” mecazî anlamda (zirâ alın gerçekte siyah değildir), “bembeyaz saç” ise gerçek anlamada kullanılmıştır. Burada hem alnı siyah eden hem de saçı bembeyaz eden, iki zıt işi birden yapan, yapabilen “baht” tır. Dolayısıyla tezat sanatı meydana getirilmiştir.
1- Talih, baht kelimelerine iki zıt görev, fonksiyonu ile bakılmıştır.
2- Bu bakış bir mecazî, biri hakikî
3- Bu iki yön baht, talih kavramına, konusuna bağlanmıştır.
NOT : İki düşünce, duygu, hayâl ve kavram arasında birbirine karşıt, zıt olan nitelik ve benzerlikleri bir arada söyleme, bulundurma sanatı olarak da tanımlanmaktadır. Bu tanıma göre özellikle zıt durumların bir arada bulundurulması esastır, gerçek yada mecazî anlamda kullanım söz konusu değildir ve böyle bir şart aranmaz. Zihne çarpan zıt, karşıt anlamlar, kelimeler okuyucuda iki zıt durumu birlikte düşündürür.

Kan, ol gül gülerek geldiği demler şimdi
Ağlarım hâtıra geldikçe gülüştüklerimiz
Mâhir Baba
İkinci mısrada şair, “ağlarım” ve “gülüştüklerimiz” kelimelerini bir araya getirerek tezat yapmıştır.




17- RÜCÛ : Rücûnun sözlük anlamı “dönme, geri dönme; cayma, sözünden dönme ve sözünü geri almadır.” Bir edebî sanat olarak söylenen, ifade edilen bir duygu ve düşünceden dönmüş, vazgeçmiş görünerek, yeni görüş ve ifadelerler aynı duygu veya düşünceyi anlam yönünden daha da güçlendirmeye denir. Yani, rücû sanatı; önceden söylenen sözü (duyguyu, düşünceyi) reddetme, ondan vazgeçme anlamına gelmez. Aksine, söylenen sözün arzu edilen etkide olmadığını düşünen sanatçı, o söze canlılık, parlaklık vermek ve etkiyi daha da arttırmak için geri döner. (Şair, ilk söylediği sözden, -duygu ve düşünceden-) rücû ettiğini, döndüğünü “yok, değil, yok öyle değil, hata ettim” vb. kelimelerle belirtir.
(Rücû sanatını atletizmdeki uzun atlama ve futboldaki aut ve penaltı atışı, şut çekme vb. sporcunun daha etkili olabilmek için geri çekilişine, gerilişine benzetebiliriz.)
Rücû sanatını kendisine yakın bir sanat olan ve içinde yine bir reddetme ve vazgeçme, dönme olan terdîd (reddetme, sözü beklenmedik bir şekilde belirtme) sanatıyla karıştırmamak gerekir. Zirâ aralarında önemli iki fark vardır.
1. Terdîdde önceden söylenenlerden, sözden, fikir ve duygudan tamamen dönme, vazgeçme, onu reddetme söz konusudur (bu tavır beklenmedik bir sonuçtur). Rucûda ise ilk etapta dönme, cayma olsa da ona yeniden dönüş söz konusudur.
2. Terdîdde geri dönme, cayma, reddetme şeklinde beliren sonuç ile sözün anlam ve etkisinin zayıfladığı halde, rücûda yeni görüş ve ifadelerle daha önce söylenenlerin anlamı daha da kuvvetlenir.
Makber, makber değil bir türbe
Türbe değil bir mâbed
Mâbed değil bir küre
Küre değil bir fezâ-yı bî-intihâ olmalıydı
Abdülhak Hamid Tarhan
Makber : Mezar, mezarlık
Fezâ-yı bî-intihâ : Sonsuz uzay
İntihâ : Nihayet, son, bitme, yok olma vs.
(Makber, türbe, mâbet-küre, fezâ-yı bî-intihâ kelimeleri arasında tenâsüp sanatı vardır.)
(Rücû, heyecan ağırlıklı bir sanat olduğundan şairin ruhunda başlayan dalgalanmaya paralel olarak söylenilen sözler de değişmeye başlar ve ard arda gelen heyecan dalgaları bir önceki dalgaların üzerini örter, yani duygu ve düşünceler söyletir. Heyecan dalgaları genelde hafiften şiddetliye doğru gittiğinden, bu sanatta son söylenilenler önce söylenenlerden daha etkilidir.
Kaddin libâs-ı sürh ile âfet değil midir
Âfet değil kızılca kıyâmet değil midir
Neylî
(Ey sevgili, senin o servi boyun giyindiğin kırmızı elbiseyle bir âfet -şûh, çekici güzel; mûsibet, bela- değil midir; yok âfet değil - âfetin lafı mıdır- kızılca kıyamet değil midir.)
-Yani sen ilk hâlinle ir âfet gibisin- ama o da ne hayır sadece bir âfet değil kıyametler koparan bir haldesin, kızılca kıyametsin.
(Ayrıca istifhâm –soru- sanatı vardır.)

Erbâb-ı teşâür çoğalıp şâir azaldı
Yok öyle değil şairin ancak adı kaldı
Muallim Naci
Teşâür : Şairlik taslama, şair tavrı takınma
Erbâb-ı teşâür : Şairlik taslayanlar
(Şairlik taslayanlar, şair müsveddeleri çoğaldı -gerçek- şair azaldı; yok öyle değil gerçek şairler tamamen yok oldu, sadece isimleri kaldı –Adı var kendi yok misali-.)




18- TELMÎH : Sözlük anlamı; söz arasında kastedilen bir şeyi mânalı olarak söyleme, açık söylememe, imâlı söyle vb. İbarede bahsi geçmeyen bir kıssaya, fıkraya, atasözü veya meşhur bir şiire, bir söze işaret etmektir.
Telmîh; söz arasında herkes tarafından bilinen -geçmişteki- bir olaya, ünlü bir kişiye, bir inanca, yaygın bir atasözüne işaret ederek hatırlatmaktır.
Telmîh edilen şey uzun uzadıya açıklanmaz, sadece kahramanın veya olayın adı yada geçtiği yer söylenir. Zaten telmîhten maksat şahsı, olayı yada yeri tamamen vermek değil onlarla ilgili bir hatırlatmada bulunmaktır.
Bu sanatta da sözün anlamca güçlendirilmesi maksadı bulunduğundan söz arasında uygun düşülerek aralarında ilgi kurulan örnek bir şahıs, olay yada yeri hatırlatmak ifadeyi güçlendirir. Telmîhte, telmîh edilen şey konuyla ilgili olmalıdır. Telmîh edilen şeyin açık yorumu yapılmaz, tam ayrıntılarıyla verilmezse de anlaşılmayacak şekilde kapalı bırakılması da doğru değildir. (Telmîh edilen olay hiç olmazsa aydınlar tarafından bilinmelidir. Yani hiç kimsenin bilmediği bir olaya işaret etmek sanatı başarısız kılar.)
Gökyüzünde İsâ ile
Tûr dağında Mûsâ ile
Elindeki âsâ ile
Çağırayım mevlâm seni
Yûnus Emre
Bu örnekte birinci mısrada “Hz. İsâ’nın göğe yükseltildiği” olayına, ikinci mısrada “Hz. Mûsâ’nın Tûr dağında Allah (c.c.) ile konuşması” olayına ve üçüncü mısrada yine “Hz. Mûsâ’nın yere atılınca yılan olan âsâsıyla gösterdiği mucizelere” telmîh vardır. (Sanatı tespit için bu tarihî olayları, hususları bilmek gerekir. Bkz : İskender PALA: “Divân Şiiri Sözlüğü” ; İsâ, Mûsâ.)
Hz. İsa a.g.e sy: 286. Yahudiler Hz. İsâ’yı öldürmeye kalkışınca havârilerden bir onlara yardım etti. Hz. İsâ’yı çarmıha germek istediler. Ancak Allah, Yahudiler’in gözüne ihanet eden havâriyi Hz. İsâ şeklinde gösterdi. Bunun üzerine Hz. İsâ yerine o havâri çarmıha gerildi. Hz. İsâ ise melekler tarafından dördüncü kat göğe çıkartıldı ve kendisine kıyamete dek ömür verildi. Kıyamete yakın günlerde yeryüzüne indirilecek -Şam civarına- ve Müslümanlara yardım edecektir.
Hz. Mûsâ a.g.e sy: 402-403. Hz. Mûsâ ailesiyle birlikte Mısır’a giderken Tûr dağında Allah (c.c.) kendisiyle konuştu ve ona peygamberlik verdi.
Hz. Mûsâ döneminde sihirbazlık çok yaygın ve etkiliydi. Firavun Hz. İsâ’yı âciz bırakıp küçük düşürmek için sihirbazları ile karşılaştırdı. Sihirbazları ellerindeki ipleri yere bıraktılar ve her bir ip yılan olup harekete başladı. Hz. Mûsâ da âsâsını yere bıraktı. Âsâ daha büyük bir yılan olup diğer yılanları yuttu. Böylece sihirbazlar âciz kaldılar ve Hz. Mûsâ’ya imân ettiler.

Uçmak da konmadan kıyısız bir denizde rûh
Benzer mi böyle bir kuşa Tûfân içinde Nûh ?
Yahyâ Kemâl
Bu örnekte ikinci mısrada Hz. Nûh’a ve yaşadığı tûfan olayına telmih vardır.

Olsaydı bendeki gâm Ferhâd-ı mübtelâda
Bir âh ile verirdi bin Bî-sütûnu bâda
Fuzûlî
Bu beyitte Ferhat’ın, sevgilisi Şirin’ e kavuşmak için bî-sütun adlı dağı delmesine telmîh, işaret vardır.

19- SEHL-İ MÜMTENÎ ‘ : Sehl; kolay, mümtenî; mümkün olmayan, başarılamayan, kolay ve sâde göründüğü hâlde bulunup söylenmesi ve taklidi zor olan söz.
İlk bakışta bulunup söylenmesi kolay gibi görünen ancak denendiği ve taklit edilmek istendiği zaman güçlüğü anlaşılan ve benzeri meydana getirilemeyen yalın anlatımlı söz ve eserleri oluşturan sanata sehl-i mümtenî denir.
Sehl-i mümtenî, aslında süs ve âğdadan uzak sade bir üslup özelliğidir ve sanatçının dile hâkimiyeti sayesinde başarılabilir. En karmaşık ve derin fikirler ve duygular dâhi basit ve sade kelimelerle ifade edilebilir (bu sebepledir ki pek çoğu zamanla hikmetli ve güzel sözde bu sanatı görmek mümkündür, örneğin; Süleyman Çelebi’nin mevlidi baştan sona bir sehl-i mümtenî şaheseridir.)
Gönül Çalab’ın tahtı
Çalab gönüle baktı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise
Yûnus Emre

A benim bahtı yârim
Gönlümün tahtı yârim
Gözünde göz izi var
Sana kim baktı yârim
mâni

Beni bende demen bende değilem
Bir ben vardır bende benden içeri
Yûnus Emre

Nush ile uslanmayanı (yola gelmeyeni) etmeli tektir
Tektir ile uslanmayanın hakkı kötektir
Ziyâ Paşa

Bir kez Allah dise şevk ile lîsân
Dökülür cümle günah mivl-i hâzan
Süleyman Çelebi


20- İKTİBAS : Nazım ve nesirde ifadeye denk düşürerek Ayet ve Hadis kullanmaya iktibas denir. Kullanılış yönüyle “İrsal-i Mesel” ve “Tazmin”e benzer. Aralarındaki fark, kullanılan söz¬lerin değişik olmasıdır. Ayet ve Hadis kullanma sözün anlamını güç1endirir.İleri sürülen sözlerin doğrulunu kabul ettirmek için Ayet ve Hadis örnek gösterilir.
“Leyse Iil-insan-ı mâ seâ” derken Hüda;
Anlamam hiç meskenetten sen ne beklersin daha;
Mehmet Akif Ersoy
Meskenet : miskinlik, fakirlik, beceriksizlik
“Leyse lil-insan-ı illa mâ seâ” sözü ayettir. ve anlamı: İnsan istediği şeyi çalışmakla elde eder.

Nehy-i ma'ruf emr-i münker”dir gezen meydanda bak
En metin ahlâkımız, yahut, görüp aldırmamak.
Mehmet Akif Ersoy
“Nehy-i ma'ruf emr-i münker” ayetinin anlamı şöyledir: “İyiliği yasak ederek, kötülüğü emretme.

Erişdi canib-i Hak’dan kulağıma nâgâh
Nidâ-ı “Eşhedu en-lâilâhe illallah”
Aşıkî
“Eşhedu en-lâilâhe illallah” ayettir ve anlamı şöyledir: Şahitlik ederim ki Allah’tan başka başka İlah yoktur.


21- NİDÂ : Yazılı ve sözlü anlatımlarda “ey, oy, vay, hey” gibi hitap ve ünlem kelimelerini kullanmaya nidâ denir. Nidâ, dikkat çekme ve heyecan sonucu ortaya çıkan duyguların ifadesidir.

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Mehmet Akif Ersoy



22- İSTİFHÂM : Anlatım daha etkili olsun diye sözü soru şeklinde düzenlemeye istifhâm denir. Soru şeklinde düzenlenen ifadelere cevap aranmaz. Sorunun cevabı yine kendisidir. Sözü soru şeklinde yapmadan maksat muhatabın konuya dikkatini daha çok çekmektir.
Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı?
Felekler yandı âhından murâdım şem’i yanmaz mı?

Kamu bîmârına cânan devâ-yı derd eder ihsân
Niçin kılmaz bana derman beni bîmâr sanmaz mı

Gamım pinhan ederdim ben dediler yâre kıl rûşen
Desem ol bîvefa bilmem inanır mı inanmaz mı?

Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryârnım
Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı?

Gül-i ruhsârına karşı gözümden kanlı akar su
Habîbım fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı?

Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zail
Bana ta'neylesen gâfil seni görgeç utanmız mı?

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemişe halka rüsvadır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı?
Fuzûlî

Noldun inlersin felek hercaî canânın mı var
Her mekânı seyreder bir mah-ı tâbânın mı var?

Benzini ey bûstan fasl-ı hazan mı etti zerd
Yoksa başı taşra bir serv-i hırâmanın mı var?

“Yoluna cânâ revan etsem gerek canım” dedim
Yüzüme bir hışm ile bakıp dedi “Canın mı var?”

Züf-i dilber gibi ey Zâti perişansın yine
Cevr-i bî-had yoksa bir yâr-ı perişânın mı var?
Zâtî


23- MUAMMA-LÜGAZ : Muamma, lügaz ve bilmece aynı anlamdadır. Edebiyat terimi olarak anlamları ise manzum bilmece demektir. Edebiyatımızda bilmece başlı başına bir nazım şekli olarak görülür. Soru şeklinde bilmecelerde, cevabın bulunabilmesi için bazı ip uçları verilir. Cevap çoğu kimse tarafından bilinir ve tartışılmasız kabul edilir.

O nedir ki yere düşer ıslanmaz (ışık)
O nedir ki yer altında paslanmaz (altın)
O nedir ki başın kessen seslenmez (bulut)
Bunların aşkına doldur ayranı.

Cevabı çeşitli şekillerde bilmecenin içinde saklanmış sorulu-cevaplı bilmeceler :
a) Bir kelimeyi hecelere bölerek şaşırtıcı bir soru şeklinde sorulan bilmeceler :

Tren gelir IS diye
Makinist vurur TAN diye,
Kömürcü anahtarı kaybetmiş,
Kondüktör bağırır BUL diye. İS + TAN + BUL

b) İki anlama gelen kelimelerle yapılan bilmeceler :

Bu yıl yulaf kıtlığı olacak,
Öküzler göğe çekilecek.

“Göğe” kelimesi “gök” ve “yeşil” anlamlarına gelecek şekilde kullanılmıştır. Bilmecenin bu şekli ihama çok benze.

c) Alfabenin çeşitli işaret ve harflerini bulmaya yarayan bilmeceler :

Bende var,
Sende var,
Âlemde yok,
Âdemde yok.

“Âlem” ve “âdem” kelimeleri Arap alfabesinin noktasız harfleriyle yazılır. “Ben” ve “sen” kelimeleri ise noktalı harflerle yazılır.

Divân edebiyatında bilmece, muamma ve lügaz diye ikiye ayrılır. Muamma, kişi adlarının bulunması için yapılan bilmecedir. Lügaz ise diğer varlıkları konu edinen bilmecelere verilen addır.
Muammaya örnek : Bende yok sabr ü sükûn, sende vefadan zerre;
“İki yoktan ne çıkar” fikr edelim bir keren
(NÂ + BÎ)



24- SİHR-İ HALÂL : Bir kelimeyi veya kelime grubunu önceki mısraın sonunda ve sonraki mısraın başında anlamlı olacak şekilde kullanma sanatıdır.

Gizlice arasam ağzın lebin emsem sorsam
Hîç bir çâre bilir mi dil-i bîmâra aceb
Nedîm

Birinci mısraın sonundaki sorsam kelimesi her iki mısra için de mânâlıdır. Sorsam kelimesi birinci mısraa dahil edilirse (emmek, somurmak mânâlarında kullanılarak) mısra şu anlama gelir :
“Ağzını gizlice arasam, dudağını emip, somursam”. Kelime ikinci mısra ile düşünülürse beyit şu anlama gelir ;
“Ağzını gizlice arasam ve dudağını emsem; Sonra ona sorsam: Acaba hasta gönlümün derdine hiçbir çare bilir mi?”

Gördüm olmuş pür kevâkib âsumân
Hâlık-ı ecrâmı tebcîl eyledim
Doldu gönlüm nûr ile bî-ihtiyar (kendiliğinde)
Sûre-i ve’n-necm’i tertûl eyledim.

Bu kıtadaki bû-ihtiyar (kendiliğinde) kelimesi üçüncü ve dördüncü mısralarda anlamlıdır. Üçüncü mısraa bağlandığında, beyit :
“Gönlüm birdenbire nûr ile dolu ve Necm suresini okumaya başladım”. anlamını kazanır. Kelime son mısraa bağlandığında ise;
“Gönlüm nur ile dolu, birdenbire necm suresini okumaya başladım”. şeklinde düşünülebilir.

SİHR-İ HALAL şiirde güzel söz mânâsında da kullanılır;

Kasîdem aczimi arz eylemişdi
Dirigâ sormadın bir kerre hâlim
Şu son mısrâım olsun son hitabım
Haram olsun sana Sihr-i Helâlim



25- İŞTİKAK : Aynı kökten türemiş kelimeleri bir arada kullanmaya iştikak denir. Daha çok eski edebiyatta kullanılan bir ses-söz oyunudur. Aynı kökten türetilen kelimelerde ortak sesler bulunur. Bu seslerin tekrarı söze ahenk sağlar. Eş anlamlı kelimelerin bir arada kullanılması iştikak sanatını yapmaz.

Yeyenim, Darülfünunun tekmil fünunu ile mütefennin olurken, ben darülcünunun tekmil cünuni ile mütecennin oldum.

“Darülfünûn, fünûn, mütefennin” kelimeleri “fenn” kökünden; “darülcünûn, mütecennin” kelimeleri de “cünûn” kökünden türetilmiştir.

Zulmü alkışlıyamam zâlimi asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
Mehmet Akif Ersoy
“Zâlim” kelimesi “zulm” kökünden türetilmiştir.
Fâzıl-u Fâzıl-ı merhûmdan eftaldir kim
Dâimâ etmededir fazl-u fazilet i’lân
Şinasi
“Fâzıl, fâzilet” kelimeleri “fazl” kökünden türetilmiştir.

26- LEB DEĞMEZ : Söylenirken dudakların birbirine değdiği B, P, F, V, M gibi dudak ünsüzlerinin bulunmadığı şiirlere denir. Divân, daha çok da halk edebiyatında örneklerine rastlanır. Ayrıca âşıklar arasında bir yarışma türüdür. Büyük maharet ister.
Üsküdar Mevlevihanesinin şeyhlerinden Ahmet Remzi Dede’ye ait aşağıdaki gazel divân edebiyatındaki leb değmezlere örnektir. Dudaklar sadece gazelin son beytinde birbirine değer:

Tarîk-i aşka gir ehl-i Hüdâ ol
Gönül gel lâyık-ı her-i’tilâ ol

Dilersen dehr’de âzede-seril
Gurûr-ı câhı terk eyle gedâ ol

Sakın izhârdan ağyâre hâlin
Yine sen derdine çâre-resâ ol

Cidâl-i kıyl ü uzlet geşesine
Azîz ol, derd-i şöhretten cüdâ ol

Dokunmaz leb lebe Remzî okurken
Dehân-ı dilbere nükte nümâ ol


26- TEVRİYE: Bir kelimenin aynı yerde birden fazla manada kullanılması sanatıdır. Kelimenin asıl anlamı yanında uzak anlamının da kastedilmesidir.
Örnek:
Sordum nigarı, dediler ahbab (nigar:sevgili)
Semt-i Vefa'da doğru yoldadır.
beytinde vefa "bir semt adı ve sadakat" manalarıyla , doğru yol " yolun düzlüğü ve seçilen tavrın doğruluğu" manalarıyla tevriyeli olarak kullanılmıştır.




Atatürk'ün gözünde edebi sanatlar
Atatürk edebi sanatlar hakkındaki düşüncelerini şu şekilde açıklamıştır:
"Osmanlı devrinde ve bugüne kadar geçen Cumhuriyet çağında ve bundan evvelki Türk kültürel çağlarında ve hatta bütün kültürlü, medeni cemiyetlerde edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır: Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden, her türlü bilgilerden ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri ve okuyanları, çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bunun içindir ki, edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi bilhassa, musiki gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.
Beşeriyette en müsbet ilim ve ince teknik esaslarına dayanan, hayatla ve kanla karşılaşmak kendileri için mukaddar olan askerlik gibi yüksek bir ideal mesleğinin mensupları dahi, kendini içinde bulunduğu içtimai heyete anlatabilmek ve bu büyük insanlık ve kahramanlık yolculuğuna hazırlayabilmek için uyandırıcı, hedeflendirici, yürüyücü ve nihayet fedakar ve kahraman yapıcı vasıtayı edebiyatta bulur.
Bu itibarla, edebiyatın her insan cemiyeti ve bu cemiyetin hal ve istikbalini koruyan ve koruyacak olan, her teşekkül için, en esaslı terbiye vasıtalarından biri olduğu kolaylıkla anlaşılır."
Oğuzboyu Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Etiketler
dram sanatı

Konu araçları

Gönderi Kuralları
Kendi yeni konularını düzeltemezsin
Kendi mesaj cevap yazamazsın
Kendi mesaj eklentilerini düzeltemezsin
Kendi mesajlarını düzeltemezsin

BB Kod Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +3. Şuan saat: 03:22 AM.


Desteklediklerimiz
Reseller Hosting, Dedicated Server, ahosting.biz, Number 1 Forum, ozmena Forum


Powered by vBulletin® Version 3.7.3 Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO