|
||||
| Sinema | Hava Durumu | Bloglar | Üye Albümleri | Gruplar | Referanslar | İstatistikler | Yasaklı Üyeler | Yerli Diziler | Yabancı Diziler |
|
|||||||
| Üye Ol - Register | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Sosyal Gruplar | Takvim | Arama | Bugünün Gönderileri | Forumları Okundu İsaretle |
| Genel Konular Genel içerikli konular, yorumlar ve eleştiriler |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu araçları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Junior Member
![]() User ID: 409
Giriş Tarihi: 28-02-2007
Mesajlar: 77
|
Nuh'un Gemisi Nerede?
- ”MÖ 5. yüzyıldan kalan el yazması Sarmatian Belgeleri’nde Nuh’un Gemisi’nin Asur’un kuzeyindeki dağlarda yer aldığı bildiriliyor. - MÖ 5. yüzyıldan kalan Babil’deki işgalden dönen Yahudiler için yazılan Aramice Söylenceleri’nde Nuh’un Gemisi’nin Urartu Bölgesi olduğu ifade ediliyor. - MÖ 275′de Kildanilerin en büyük rahibi ve tarihçisi olan Berossus’un diğer yazarlar tarafından aktarılan bilgilerinde, Nuh’un Gemisi’nin Anadolu’nun kuzeyinde yer aldığı söyleniyor. - MS 75 Roma egemenliği altında yaşamış bir Yahudi olan Josephus ise Nuh’un Gemisi’nin yeri olarak Anadolu’nun kuzeyini gösteriyor. - 180′li yıllarda Nuh’un Gemisi ile ilgili bilgi veren Theophilus, geminin Arap Dağları’nda olduğunu belirtiyor. - 3. yüzyılda Nuh tufanı hakkında kısa bilgiler veren Eusebios, geminin yerinin Van Gölü’nün güneyi olduğunu belirtirken, tarihçi, Faustus, Suriye İncili’nden hareketle gemi kalıntısının Anadolu’da Mardin’in Nusaybin ilçesi yakınındaki Cudi Dağı’nda olduğunu bildiriyor. Aynı zamanda, 10. yüzyılda Nuh tufanı hakkında bilgi veren El-Mesudi de Nuh’un Gemisi’nin Cudi Dağı’nda olduğunu belirtiyor. - 12. yüzyılda Benjamin Tudela, Ağrı bölgesine yapmış olduğu 2 günlük gezi notlarında Nuh’un Gemisi’nin burada olduğunu kaydetmiş. - 1254 yılında William Rubruck de Ağrı bölgesine yaptığı gezi notlarında, Nuh’un Gemisi ile ilgili iki dağdan ve bunların birinin büyük diğerinin küçük olduğundan söz etmektedir. - 13. yüzyılda Müslüman tarihçisi olan İbni-El-Mid, Roma İmparatoru Heraklius’un Nuh’un Gemisi’ni ve şehrini görmek için MS 7. yüzyılda Cudi Dağı’na tırmanmak istediğini aktarmış. - Ünlü seyyah Marco Polo, Ağrı Dağı’nın yakınlarına yapmış olduğu geziden bahsederken, Nuh’un Gemisi’nin, Ağrı Dağı’nda olduğunu ifade ettiği biliniyor. - 1647′de Adam Olearius ”The Voyagers and Travels of the Ambassador” adlı eserinde, Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nın zirvesinde bulunduğunu söylemekte. 1722′de Pierre Daniel Huet ”Territorial Paradise” adlı hatıra kitabında, Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nın zirvesinde olduğunu belirtirken, dağın İran’da olduğunu kaydedilmiş” |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Junior Member
![]() User ID: 409
Giriş Tarihi: 28-02-2007
Mesajlar: 77
|
Nuh Tufanı bilimsel olarak ispatlandı mı?
İngiliz arkeolog Sir Leonard Wooley, 1922-1929 yılları arasında, Mezopotamya’nın antik şehirlerinden Ur’da uzun kazılar yaptı. Wooley ve ekibi, büyük başarılar göstererek MÖ. 4. bin yılından kalma kral mezarlarını ortaya çıkardılar. Mezopotamya tarihinin öğrenilmesinde dönüm noktası olan bu çalışmalar sırasında arkeolojik değeri çok yüksek kap, kaçak, miğfer, silah vs. yanında Tufan’dan önceki kralların listesini ihtiva eden kil tabletler de bulundu. O zamana kadar kral listeleri mitolojik olarak görülüyordu. Tabletlerin bulunmasından sonra, Wooley vakit kaybetmeden aynı yerde kazılara devam etti. Ne var ki 12 metre daha derine inildiğinde izler tamamen kesilmişti. Tarihi hiçbir bulguya rastlanmıyordu. Bu arada toprağın yapısı incelendiğinde tuhaf bir şeyle karşılaşıldı. Zemin tamamen balçıkla kaplıydı, fakat bu kadar derinlikte saf balçığın ne işi vardı? Üstelik kazı çukurunun dibi, denizden çok uzakta ve nehir seviyesinden de bir kaç metre daha yukarıdaydı. Hiçbir arkeolog tatmin edici cevabı bulamamıştı. Wooley kazıyı devam ettirdi ve daha aşağılara indi. Derken 3 metreden fazla derinlik tutan balçık tabakası birden bire kesildi. Şimdi normal toprak tabakalarına gelindiği düşünülebilirdi ama hayır, zımpara taşlarına ve kap-kacak gibi eşyalara rastlanılmıştı yeniden. Demek oluyordu ki bu çok eski medeniyetin üzerini 3 metrelik balçık tabakası örtmüş, en üstte de Ur medeniyeti yeşermişti. Balçığın sebebi ve kapladığı sahayı öğrenebilmek için civar bölgelerde bir dizi kazı daha yapıldı. İlk çukurdan 300 metre uzakta açılan ikinci çukurda da aynı sonuç elde edildi. Wooley, bu sefer de yüksekçe bir tepeyi kazdırdı. Sonuç değişmemişti, Böylece, balçık yığılmasının, ancak çok kuvvetli bir su baskını, yani Tufan’ın eseri olabileceğine dair rapor hazırlandı ve bütün dünyada heyecanlı yankılar doğdu. Bu arada bazı çevreler su baskınının dar bir çevrede yaşandığını ileri sürmüşlerdi ama yeni kazılar, onların iddiasını iflas ettirdi. Şuruppak kralı Ubartutu zamanında bölgenin bütünüyle korkunç bir felakete uğradığı ve kültür izlerinin tamamiyle gömüldüğü açıkça anlaşılıyordu. Tufanla ilgili olarak Mezopotamya dışında etraflıca bir çalışma yapılmadığından, su baskınının nerelere kadar uzandığını tam olarak bilemiyoruz. Tahmin edilen mıntıka, Basra körfezinin kuzeybatısında, 400 mil uzunluğunda ve 100 mil genişliğinde bir sahadır. Olayın tarihi ise, MÖ. 4 binden çok önceki yüzyıllardır. Bu tufan bildiğimiz Nuh tufanı değildi elbette. Ama bu bile, geniş çaplı bir su baskınının neler yapabileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Öte yandan yapılan jeolojik araştırmalar, mahiyeti bilinemeyen sebeplerden dolayı dünyamızın yer yer bir kaç defa suya gömüldüğünü gösteriyor. Miami Üniversitesi’nden jeokimyacı Jerry Stip’e göre, dünyanın yaşadığı en müthiş su baskını, günümüzden yaklaşık 11,600 sene önce olmuştur. Ancak bütün bu bulgular Nuh aleyhisselam zamanındaki tufana ait midir bilinememektedir. Mezopotamya dışında yapılacak kazıların bizi sonuca daha fazla yaklaştıracağı muhakkaktır. Özellikle Hazret-i Nuh’un inşa ettiği geminin kalıntıları ortaya çıkarılabilirse Tufan!ın ne zaman meydana geldiğini öğrenmemiz mümkün olacaktır. (Türk ve Dünya Tarihi Kaynak Sitesi) |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Junior Member
![]() User ID: 409
Giriş Tarihi: 28-02-2007
Mesajlar: 77
|
Nuh Tufanı ve Karadeniz'in öyküsü-1
Amerikalilarin bu kesif gezisi icin arastirma bagisi arayacak kadar bile zamanlari yoktu. Bunun yerine Simon& Schuster'in, yazacaklari kitap icin kendilerine verdigi avanstan yararlanarak, hemen arastirma programini hazirlamaya koyuldular. Iclerinde iki Rus, uc Turk ve bir Bulgar bulunan dunyanin en iyi Karadeniz uzman grubuna basvurdular. Simdi Teksas A&M Universitesi'nde gorevli olan, Karadeniz arastirmacisi Glenn Jones ise cikartilacak orneklerin karbon-14 yas tayinlerini yapmayi kabul etti. Herkesin uzerinde calisilmasi gerektigini dusundugu anahtar nokta, deniz tabanina gomulmus olan gecmiste yasamis tuzlu su yumusakcalariydi. Eger, deniz, binlerce yilda yavas yavas genislemis ise, yumusakcalarin nufusu da boyle yavasca artmaliydi. Ama eger, Karadeniz ani bir sel felaketiyle buyuduyse, tuzlu su yumusakcalari, Akdeniz'den kitleler halinde birden gelmis olmaliydi ve bu canlilarin fosil kalintilari Karadeniz'le neredeyse ayni yasta olmaliydi. Ryan ve Pitman, 1993 Hazirani'nda Moskova'ya uctu. Buraya varir varmaz, Aquanaut adli eski bir balikci teknesi olan arastirma gemilerinin demirledigi, Karadeniz'in Gelencik limanina giderek ise koyuldular. Karot numunelerini toplamak icin secilen bolge Rusya ve Ukrayna kiyilari boyunca uzanan kita selfiydi ; Kirim Yarimadasi'nin hemen dogu ve bati kisimlari. Sondajdan once, kita selfindeki cokeller uzerinde hassas sonar taramalari yapip, cesitli kesitler cikarttilar. Boylece hangi bolgelerden numuneler almalari gerektigini tespit ettiler-ornegin gecmisteki bir akarsuyun olusturdugu delta kumunun, denizin tasidigi silt cokelleriyle kapladigi bolgeler hedef alindi. Arastirmalar dogru yolda Murettebat, numuneleri guverteye cikarttikca Amerikalilarin dogru iz uzerinde oldugu anlasildi. Bazi karotlarda, deniz tabaninin eskiden kara oldugunu gosteren, catlakli, kurumus ve yer yer bitki kokleri iceren cokellere rastlandi. Bu katmanlarin uzerini orten cokeller ise beklenildigi gibi, tuzlu su yumusakcalari iceriyordu. Bu da karalarin deniz suyu tarafindan isgal edildigini gosteriyordu. Deniz suyunun bir sel baskini biciminde geldigini gostermek icin, Pitman ve Ryan, farkli karotlarin icerisinde bulduklari yumusakcalarin ayni yasta oldugunu ispatlamalari gerekiyordu. Numunelerin karbon-14 yas tayini yapilmasi icin Woods Hole Osinografi Enstitusu'ne –Glenn Jones'a- gonderilmesi gerekliydi. 1993 sonbaharinda gonderilen yumusakca numuneleriyle ilgili sonuclar icin dort ay beklendi. Iki farkli tabaka Ryan ve Pitman, arastirma sonuclarini beklerken, daha once Karadeniz uzerinde arastirmalar yapan Jones, sasirtici bir aciklama yaparak olayin boyutunu degistirdi. Arastirmaci, bu denizin onu digerlerinden ayiran, farkli bir karakterini inceliyordu. Denizin ilk 174 metre derinlige kadar olan kesimi, Akdeniz'den gelen tuzlu su ile denizi besleyen akarsularin tasidigi tatli suyun karisimindan olusuyordu. Yasam, yalnizca bu seviyeye kadar barinabiliyordu. 174 metre altinda ise Karadeniz oldukca tuzluydu. Yogunluk farkindan dolayi, iki tabaka birbirine hic karismiyordu. Denizin ust kesimlerinde cozulen oksijen daha derinlere ulasamadigi icin, hidrojen sulfit iceren bu kesim oluydu, yalnizca anaerobik bakteriler yasayabiliyordu. Bazi bilim adamlari, Karadeniz'in derin kisimlarinin, Akdeniz'den gelen tuzlu suyun, onceleri bir tatli su golu olan bu denize akmasiyla tuzlulugunun yavas yavas arttigini ileri suruyordu. Jones, bunu test etmek icin, Karadeniz'in derinliklerinden alinmis numunelerin icerisindeki deniz kabuk parcaciklarina karbon-14 yas tayinleri yapti. Eger derin sular, oksijeni yavas yavas kaybetmis ise kabuklarin icerisinde yasayan -oksijene bagimli- canlilarda uzun yillar icerisinde yok olmaliydi. Ama deniz, oksijeni birden kaybettiyse canlilar aniden olmeliydi. Arastirmanin sonuclari onu hayrete dusurdu; kabuklu canlilar M.O. 5600 yillarinda aniden ortadan kalkmislardi. Jones'un ulastigi sonuc, Ryan ve Pitman'i oldukca memnun etti. Eger Akdeniz'in suyu bir sel baskini halinde, Karadeniz'i isgal etmis ise oksijence zengin bir ortamdan fakir bir ortama gecis, tam onlarin bekledikleri sonuctu. Ancak, acaba tuzlu su kabuklulari uzerinde yapilan karbon-14 yas tayinleri yumusakcalar uzerinde yapilanlarla uyumlu muydu? Sevindirici sonuc Nihayet, 1994 yilinin Subat ayinda sonuclar ellerine ulasti. Yumusakcalar onlarla neredeyse ayni yastaydi. Iki arastirmaci, bulgularini ve spekulasyonlarini, Deniz Jeolojisi Bulteni 'nin 1997 Nisan sayisinda yayimladi. Ryan ve Pitman kendi sel baskinlarini ispatlamayi basarmislardi. Ama bu, Gilgamis ve Tekvin'deki tufanla ayni miydi? Suphe edenler var Bircok uzmanin bu konuda supheleri var. Bilinen ilk yazi ornegi, M.O 3000 yillarinda Sumerliler ile ortaya cikti. Tufanla ilgili bilgilerin, bir yerlere kaydedilmeden once 2500 yil boyunca dilden dile dolasmasi gerekiyor. Stanford Universitesi'nden jeofizikci Amos Nur "Binlerce yillik sozlu bir aktarimin oldugunu hayal etmek zor" diyor. Nur, Incil'de anlatilan bircok oykunun yasanan dogal afetler sonucunda ortaya ciktigina inaniyor. Ancak, Nur'a gore, destanlarla ilgili sorun, daha yakin tarihli olan olaylarin hatiralarinin, zamanla daha yasli olanlarin yerlerini almasi. Nur, "Binlerce yil icerisinde bir suru felaket yasanir. Ancak daha eski olanlar essiz olma ozelliklerini yitirmeye baslarlar. En yakin zamanda olan olay, daima en essiz sanki daha once hic yasanmamis gelecekte de hic yasanmayacakmis gibi algilanir" diyor. Buna gore, Incil'deki felaket, Pitman ve Ryan'in bulduklarindan daha genc olmali. Diger yandan, Pitman, nesilden nesile sozlu oyku aktarma geleneginin yazinin icadindan once cok daha guclu olmasi gerektigini savunuyor. "Yazi olmayan kulturler sozlu anlatima dayali kurulmaliydi" diyor ve ekliyor: "Kulturler sozlu olarak aktarilmaliydi. Ayrica siirsel bicimde olani akilda tutmak cok daha kolaydir" Columbia ekibi, Karadeniz'de gecmiste yasanan sel felaketinin orta ve dogu Avrupa'da, ciftciligin yayilimini hizlandirdigini ileri surerek yeni bir tartismayi da alevlendirdi. Princeton Universitesi'nden, Avrupa ilkel tarim kulturleri uzmani Peter Bogucki "Arkeologlar, bu tur olaylarin tek bir etkenle aciklanmasina supheyle yaklasirlar" yorumunu yapiyor. Ne var ki, arastirmaci, arkeologlarin Pitman ve Ryan'in iddialarini gozardi etmemelerini soyluyor. Ryan ve Pitman'in bulgulari uzerindeki tartismalar, 1999 yilinda "Nuh Tufani" adli kitap yayimlanip, kuramlari, genis bir okuyucu kitlesine ulasinca, daha da alevlenecek gibi gorunuyor. Ryan "Elimizdeki veriler tamamiyla yalnizca bir sel felaketiyle aciklanabilir" diyor. Ancak sorun, acaba bunun, Tekvin ve Gilgamis'ta tasvir edilen tufanlarla ayni olup olmadigi. Belki de bunu kimse kesin olarak kanitlayamayacak. Ancak, daha akla yakin bir soru soyle olmali: "Acaba dusunurler, bu sel felaketini, sellerle ilgili olan mitlerin makul bir kaynagi olabilecegini benimseyecekler mi?" Herhalde, bu da, bilimin destanlarla karsi karsiya oldugunda bekleyebilecegi en iyi sey olsa gerek.... Kaynak: Earth, Agustos 1998, Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
Junior Member
![]() User ID: 409
Giriş Tarihi: 28-02-2007
Mesajlar: 77
|
Nuh Tufanı ve Karadeniz'in öyküsü-2
Amerikalı iki ünlü yerbilimci Walter Pitman ile William Ryan, jeolojik kanıtları inceleyerek, Karadeniz'de geçmişte büyük bir tufanın yaşandığını öne sürdüler. Onlara göre bu büyük doğa olayı, kutsal kitaplardaki ve söylencelerdeki tufan öykülerinin de kaynağı. Hatta Karadeniz'in çevresinde tufandan kaçan insanların, Mezopotamya'da ilk uygarlığı kuran Sümer öncesi insanlar olabileceklerini öne sürüyorlar. Şimdi sizlere, bu iki ünlü yerbilimcinin ellerindeki dilbilimsel, genetik, jeolojik, paleontolojik ve arkeolojik verilere dayanarak hazırladıkları "Nuh Tufanı" öyküsünü özet olarak sunuluyor: " ....Her şey 120.000 yıl önce başladı. O zamanlar yeryüzünde günümüze benzer iklim koşulları hüküm sürüyordu; küresel deniz seviyesi ise bugünkü seviyeyle neredeyse aynıydı. Ancak bundan sonraki 100.000 yıl boyunca okyanuslardaki su sürekli buharlaştı. Buharlaşan sular rüzgârlarla Arktik bölgelere taşındı ve kar şeklinde yeryüzüne düştü. Yavaş yavaş biriken kar, kuzeyde kimi yerlerde 3 kilometre kalınlığa varan buzullara dönüştü. 20.000 yıl öncesine gelindiğinde okyanuslardaki su öylesine azalmıştı ki, küresel deniz seviyesi bugünkü seviyenin neredeyse 120 metre altındaydı. Dev buzullar, Kuzey Amerika'nın bütünüyle kuzeyini, tüm İskandinavya'yı, kuzey Avrupa'yı ve Avrasya'nın kuzey ucunu kaplamıştı O sırada Avrupa'da kimler yaşıyordu? Yaklaşık 100.000 yıl önce Afrika'dan dünyaya yayılan modern insan ( Homo sapiens ) nihayet 35.000 yıl önce Avrupa'ya girmişti. Modern insanlar buzul çağının zorlu koşullarıyla mücadele etmek zorundaydı. Avcı-toplayıcı olan bu insanların çevrelerine inanılmaz bir uyum yetenekleri vardı. Yaratıcılıkları ve buluş yetenekleri onların bu zorlu koşullarda hayatta kalmalarına izin verdi. (Soldaki resimde, 1999 yılında piyasaya çıkan "Simon Schuster" Yayınevi'nin yayımladığı "Nuh Tufanı" adlı kitabın kapağını görüyorsunuz.) Buzullar eriyor 20.000 yıl önce buzullar yavaş yavaş erimeye başladı. Rusya'nın kuzeyindeki buzulların erimesiyle beslenen akarsular, Rusya bozkırlarını keserek güneye doğru akmaya ve ardından bir göl halinde olan Karadeniz'e dökülmeye başladı. Buzullardan eriyen su, Karadeniz'in seviyesini yükseltti. Gölün suları Sakarya Nehri'nin yatağını işgal ederek Anadolu'nun içlerine doğru ilerledi; Sakarya'yı önce bir halice ardından dar bir boğaza dönüştürdü. Karadeniz Gölü'nün suları, Sakarya Boğazı üzerinden Marmara Denizi'ne ardından Akdeniz'e (Ege Denizi'ne) dökülmeye başladı. Bu dönemde Karadeniz, insanlar ve hayvanlar için içilebilir bir tatlı su kaynağı haline dönüştü. Aynı dönemde kuzeyde yaşayan modern insanlar, kuzeye doğru geri çekilen buzulları izleyen mamut ya da daha büyük başka otobur sürülerini avlamakla uğraşıyordu. Yılda birkaç ay boyunca avcı kamplarında yaşıyorlardı. Rusya bozkırlarında ağaç kıtlığı olduğu için kulübelerinin "iskeletini" mamut kemiklerinden yapıyorlardı. Hayvan derileriyle kendilerine elbise ve bot dikiyorlardı. Etleri donmuş toprağın altına gömüyorlardı. Avrupa ile Asya'nın daha ılıman bölgelerinde yaşayan insanlar ise oltayla ya da ağlarla balık avlıyordu. Ok ile yayı; mızrağı icat ettikleri için avcılık yetenekleri artmıştı. Ama hayatta kalmak onlar için yine de çok güçtü. Bu zorlu koşullar modern insanların yaratıcılık yeteneklerini oldukça geliştirdi. Bazı eşyaları yalnızca estetik amacıyla yapıyorlardı: Fildişinden, kemikten heykeller; kolyeler, bilezikler... Mezarlarda bulunan kolyeler, bilezikler; av aletleri insanların ölümden sonra yaşama inanmaya başladıklarını gösteriyordu. Fransa ve İspanya'daki mağara duvarlarındaki çok renkli bufalo, geyik, mamut resimleri, sanat anlayışının o dönemde doğduğuna işaret ediyordu. Buzulların ağırlığı yer kabuğunu büküyor 15.000 yıl önce çok büyük bir hızla erimeye başlayan buzullar, Kuzey Amerika ve Avrasya'daki dev akarsuları milyonlarca ton suyla besledi. Buzulların inanılmaz ağırlığı, yer kabuğunun üzerinde -tıpkı yumuşak bir şiltenin üzerine konulmuş bir ağırlık gibi- bir çukurluk ve çukurluğun çevresinde bir hendek oluşturmuştu. Buzullardan eriyen sular bu hendeklerde hapsoluyordu. Kuzey yarıkürede, güneydeki bölgeler kuzeye oranla daha sıcak olduğu için, dev buzulların önce güney uçları erimeye başladı. Buzullar eriyerek kuzeye doğru geri çekildikçe, buzulların güney sınırındaki hendek kuzeye doğru ilerliyordu. Bu hendek yüzünden buzullardan eriyen sular güneye doğru değil; buzula paralel olarak batıya, Kuzey Denizi'ne doğru akmaya başladı. Okyanusların seviyesi hızla yükseliyordu. Ama M.Ö. 13.000 yılına gelindiğinde Karadeniz'e buzullardan gelen sular artık ulaşamıyordu. Karadeniz: Çölün ortasındaki vaha 12.500 yıl önce, Avrupa'ya binyıl sürecek yeni bir buzul çağı iklimi hakim oldu. Sıcaklık düştü; batı Asya'da, Avrupa'da ve Afrika'da yağışlar azaldı. Afrika ile Anadolu'daki göller buharlaştı. Karadeniz'de yağış azaldı. Kuzeydeki akarsularla da bağlantısı kesildiği için Karadeniz Gölü'nün su seviyesi hızla düşmeye başladı. Bir süre sonra su seviyesi, Karadeniz'den Akdeniz'e tatlı su akışını sağlayan Sakarya Boğazı'nın altına düştü. Göl daralmaya başladı; eskiden gölün altında kalan kıyı bölgeleri, içinde barındırdıkları canlılarla birlikte şimdi kızgın güneşin altında kavruluyordu. Toprak çatladı. Şimdi kıyı şeridi boyunca yeni akarsu vadileri oluşuyordu. Akarsular getirdikleri alüvyonlarla yeni deltalar meydana getirdi. Bölge, insanlar için yeniden yaşanabilir bir duruma geldi. O dönemde Yakın Doğu'daki insanlar yerleşik bir düzene geçmişlerdi: sabit köylerde yaşıyor, aynı bölgelerde avlanıyor ve balık tutuyorlardı. Meyve ile yemiş, hatta daha sonra ekip biçmeyi öğrenecekleri yabani buğday ve arpa topluyorlardı. Ancak tüm dünyada hüküm sürmeye başlayan buzul çağına bağlı soğuk ve kurak iklim yüzünden, tüm bu kaynaklarını bir anda kaybettiler. Ukrayna ve güney Rusya'nın ovaları yarı çöl haline geldi. Böylece kabileler, suyun bol olduğu Karadeniz gibi verimli vahalara göç etti. Buradaki deltalarda, akarsu taraçalarında, lagünlerin kıyılarında tohum ekmeyi öğrenerek tarımın ilk adımlarını attılar. Karadeniz Gölü'nün çevresindeki insanlar birbirleriyle yiyecek, eşya ve fikir alışverişinde bulunmaya başladı. 11.400 yıl önce buzul çağına bağlı kurak iklim sona erdi. İnsanlar bu vahalardan başka bölgelere göç etmeye başladı. Burada öğrendikleri ilk tarım deneyimlerini beraberlerinde götürdüler. Anadolu'ya, Doğu Akdeniz'e ve kuzey Mezopotamya'ya; bereketli vadilere yayıldılar. (Sağdaki resimde, Karadeniz ile Akdeniz'in son buzul çağından günümüze kadar olan ilişkisi ve suyun akış yönlerini görüyorsunuz). Mini Buzul Çağı M.Ö 6200'de yalnızca kuzey yarıkürede hüküm süren minyatür bir Buzul Çağı ile dünyadaki bu huzurlu ortam yeniden bozuldu. Avrupa'nın güneybatısına; Ukrayna ile güney Rusya'ya yeniden bir kuraklık dalgası yayıldı. Anadolu'nun, güneydoğu Asya'nın ve güneydoğu Avrupa'nın akarsu ve gölleri hızla daralmaya başladı. Anadolu'da ve Mezopotamya'da tarımla geçinen birçok köy terk edildi. Şimdi çoğunluğu çiftçilikle uğraşan bu insanlar, Karadeniz'deki sulak bölgelere; buraya hâlâ akmakta olan birkaç akarsu vadisine geri döndüler. Karadeniz'in seviyesi hâlâ İstanbul Boğazı'nın altındaydı. Karadeniz, çevresinden yalıtılmış bir göl halindeydi. Karadeniz'in kıyılarına yerleşen insanlar, bu kez akarsu vadilerinde ve deltalarda ekip biçen çiftçilerdi. Bu insanlar yeniden, gölün kıyısında yaşayan diğer insanlarla (bu kez küçük teknelerle) ticaret yapmaya başladı; obsidiyen, deri, çanak çömlek, şifalı otlar ve esanslar alıp satıyorlardı. Sonun başlangıcı Bu mini buzul çağı M.Ö 5800 civarında sona erdi. Yağmur yağmaya, hava ısınmaya; iklim normale dönmeye başlayınca gölün kıyısında yaşayan insanların bir kısmı bölgeyi terk etti. M.Ö 5600 yılında okyanus seviyesi, İstanbul Boğazı'nın 150 metre altında yer alan Karadeniz'e saldırmaya hazırlanırcasına yükselmişti. Akdeniz'in suları İstanbul Boğazı'ndaki doğal toprak barajın üzerinden Karadeniz'e doğru sızmaya başladı. Önce bir ırmak halinde akıyordu; daha sonra iyice kuvvetlendi. Akdeniz'den gelen sular aktığı kanalı iyice kazıyordu. Birkaç gün içerisinde bu küçücük ırmak, çevresindeki herşeyi yutan dev bir akarsu haline dönüşmüştü. Boğaz'dan akan dev akarsu vadisini genişletip derinleştirdikçe daha da hızlı akmaya başladı. Sonunda, İstanbul Boğazı'ndaki doğal baraj yıkıldı ve Akdeniz'in azgın suları 200 tane Niagara Şelalesi'nin taşıdığı kadar su miktarıyla Karadeniz'e boşalmaya başladı. Karadeniz gölünün tatlı sularında yaşayan balıkların bir kısmı hızla ölüyordu. Gölün seviyesi günde 15 santimetre yükseliyordu. Akarsu vadileri ve deltalar hızla Akdeniz'den gelen suların altında kalıyordu. Gölün kıyısında yaşayan insanlar ekip biçtikleri toprakların sular altında kalışını dehşetle izliyorlardı. Genç, yaşlı; çoluk çocuk yanlarına alabildikleri her şeyi alarak yüksek yerlere kaçmaya başladılar. Tabii, göl kıyısında öğrendikleri tarım tekniklerini, yeni fikirleri ve teknolojileri de beraberlerinde götürdüler. Büyük Göç Kerpiç evlerde yaşayan, işlemeli çanak çömlekler yapan Vinca adlı çiftçiler, Tuna Nehri boylarına ve Bulgaristan'a yerleştiler. Diğer mülteciler Karadeniz'i aşarak Ege'ye gittiler ve Semendirek gibi adalara yerleştiler; bazıları Dalmaçya kıyılarına kadar uzaklara gitti. Başka bir grup ise Dinyester nehri boyunca hareket ederek kuzey Avrupa'nın batısından Paris havzasına göç etti. Buradaki avcı-toplayıcı insanları barış yoluyla ya da kuvvet kullanarak yurtlarından uzaklaştırdı. Hint-Avrupa dillerini konuşan göçmenler, Dinyeper, Volga nehirleri vadileri boyunca kuzeye göç etti. Başka bir grup, Volga nehri boyunca güneydoğuya giderek Hazar Denizi'ne kadar ulaştı. Sami dillerini konuşanlar ise Karadeniz'in güneyindeki tepeleri aştı ve Anadolu Platosu boyunca dağlara ve derin vadilere yayıldı. Doğu Akdeniz'de terk edilmiş köylerde yaşam yeniden başladı; ileri tarım tekniklerine sahip yabancılar Mısır'a, Nil Deltası'na yerleşti. Sami lehçelerini konuşan, Doğu Anadolu'dan güneye doğru göç eden insanların bir kısmı ve Karadeniz'in doğusundan güneye doğru hareket eden Kafkas dillerini konuşan insanlar, Mezopotamya'nın doğusundan güneye doğru ilerleyerek Zagros Dağı'nın eteklerine yerleştiler. Onlar da tarımla uğraşıyorlardı. Daha sonra Sümerliler olarak anılacak bu insanların bir kısmı, güney Mezopotamya'nın ortalarına hareket etti. Buradaki yıllık yağış miktarı çok az olmasına karşın, Fırat ile Dicle akarsularının arasındaki bölgenin inanılmaz bereketli bir toprağı vardı. Sulamayı bilen ve büyük olasılıkla hafif sabanlar kullanabilen bu insanlar için bölgede sulama kanalları yapmak pek zor olmamıştı. Olağanüstü bereketli topraklar ve sulama için gerekli sınırsız su kaynakları, zenginliği de beraberinde getirdi. Sonunda dünyanın en büyük uygarlıklarından biri olan Sümer uygarlığı ortaya çıktı. M.Ö. 3000 yılında yazıyı bulan bu insanlar, kil tabletlerin üzerine çivi yazısıyla günlük olayları kaydettiler; kendi söylencelerini, dini inançlarını ölümsüzleştirdiler. Tufan, insanlar Karadeniz'i terk ettikten sonra da uzun bir süre devam etti. Yükselen sular akarsu vadilerini, eski akarsuların kurumuş yataklarını ve kuzeydeki eski kıta şelfindeki ırmakları kapladı. Bir yıl boyunca, Karadeniz'in seviyesi 54 metre yükselene dek, azgın sular Boğaz'dan Karadeniz'e doğru akmaya devam etti. Ancak deniz seviyesi yükseldikçe Boğaz'daki azgın çağlayan, şiddetini kaybetmeye başladı. Sonraki bir yıl boyunca su seviyesi 30 metre daha yükseldi. Yükselen deniz seviyesi daha önce gölün kıyısında güneş altında kavrulan çalılıkları, küçük ağaçları, çöl kumunu ve deniz kabuklarını sular altında bıraktı. Su öylesine hızla yükseliyordu ki dalgalar yeni denizin kıyısında kumsallar oluşturacak kadar vakit bulamadı. Bu yabancı sular Akdeniz'den yeni göçmen canlılar da getirmişti. Tufanla sular altında kalan çamurlu sığ sularda, Akdeniz'den gelen Cardium edule adlı bir istiridye türü, İstanbul Boğazı'ndan geçerken hayatta kalmayı başardı; burada bir süre yaşadı ve öldü. (7600 yıl sonra bir sondaj gemisi onların ölü bedenlerini gün ışığına çıkaracaktı.) Karadeniz'in bütün çevresinde tuzlu su karanın iç kısımlarına doğru ilerliyordu. İki yılın sonunda, Karadeniz'in seviyesi 100 metre yükseldiğinde, tuzlu su önce Kerç Boğazı'nı (Ukrayna) ardından Azak Ovası'nı işgal etti. Azak Denizi'nin oluşması için birkaç yıl daha geçmesi gerekecekti. Bir süre sonra İstanbul Boğazı'ndaki akıntı sistemi bugünkü halini aldı: Karadeniz'in daha hafif olan tatlı suyu yüzeyden güneye doğru, Akdeniz'in daha ağır olan tuzlu suyu ise dipten Karadeniz'e doğru akmaya başladı. Özellikle de Mezopotamya'ya göç eden insanlar bu tufanı kuşaktan kuşağa anlattılar. Öykü, Mezopotamya'da neredeyse her yıl gerçekleşen akarsu taşkınlarıyla daha da önem kazandı. Tufan öyküleri meydanda yakılan ateşlerin çevresinde, bayramlarda anlatılıp durdu. Mezotopamya'da her yıl akarsu yataklarının taşıp sel baskınlarının yaşanması, eski zamanlara yaşanmış "Büyük Tufan" öyküsünün yeniden anlatılmasına neden oldu. Öykü, Mezopotamya'nın coğrafyasına uydurulacak şekilde değiştirildiyse de ana tema hep aynı kaldı: önce bir uyarı, şiddetli bir sel baskını, selden kaçan bir aile, tüm dünyanın sular altında kalması, suların geri çekilmesi ve ardından bu ailenin karaya çıkıp, kurtulması... Turgut Gürer Kaynak: Pitman, Walter; Ryan, William, "Noah's Flood:The New Scientific Discoveries About The Event That Changed History," Simon Schuster, 1998, ISBN 0-684-81052-2 |
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| bilgiler, ile, ilgili, nuh, tufani |
| Konu araçları | |
|
|
| Desteklediklerimiz | |
| Reseller Hosting, Dedicated Server, ahosting.biz, ozmena Forum, TVPano Forum, Xyeni, Number1Forum | |