|
||||
| Sinema | Hava Durumu | Bloglar | Üye Albümleri | Gruplar | Referanslar | İstatistikler | Yasaklı Üyeler | Yerli Diziler | Yabancı Diziler |
|
|||||||
| Ana Sayfa | Forum | Üye Ol - Register | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Takvim | Arama | Bugünün Gönderileri | Forumları Okundu İsaretle |
| Sinema Yeni çıkan filmler, yakında çıkacak olan filmler ve filmler hakkındaki yorumlarınız |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu araçları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Administrator
Site Owner (Ceo) ![]() User ID: 1
Giriş Tarihi: 18-11-2007
Mekan: Türkiye / Istanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 557
Ruh Halim:
Blog Entries: 6
|
Türk Sinemasının Kuruluşunda Ordunun Rolü
Türkiye'ye sinemayı Enver Paşa kurumlaştırmış. Alman ordusunda savaş propagandası ve acemi askerlerin eğitimi filmlerini gören Enver Paşa, 1915 yılında Merkez Ordu Sinema Dairesi'ni (MOSD) kurarak, sinemanın kurumlaşmasının temellerini atmış. İ.Ü. İletişim Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Battal Odabaş'ın ''Türk Sinemasının Kuruluşunda Ordunun Rolü'' adlı araştırması, Gazeteciler Cemiyeti'nin katkılarıyla İstanbul Üniversitesi tarafından hazırlanan ''Cumhuriyetimiz 80 Yaşında'' adlı kitapta yayınlandı. Sinemanın Türkiye'de kurumlaşmasının, Merkez Ordu Sinema Dairesi'nin kurulmasıyla gerçekleştiğini belirten Odabaş, Enver Paşa'nın sinemayla, Osmanlı İmparatorluğu'nun Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı görevini sürdürdüğü sırada Alman ordularında yaptığı inceleme sırasında tanıştığını ifade etti. Odabaş, Alman ordusunda kurulan sinema kolunun çektiği görüntülerin savaş propagandası ve acemi askerlerin eğitimi için kullanıldığını gören Enver Paşa'nın, 1915 yılında Türkiye'ye döner dönmez Merkez Ordu Sinema Dairesi'ni (MOSD) kurarak, Türkiye'de sinemanın kurumlaşmasının ilk temellerini attığını bildirdi. MOSD'un ilk başta Padişah ve Enver Paşa'nın özel yaşamıyla ilgili filmler çektiğini kaydeden Odabaş, daha sonra yerli ve yabancı film arşivleri yaptığını, ayrıca kurmaca filmler de çektiğini anlattı. MÜDAFAA-İ MİLLİYE CEMİYETİ DE FİLM ÇEKTİ Odabaş'ın araştırmalarına göre, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti de 1916 yılında aldığı bir kararlı sinema çalışmalarına başladı. Almanya'dan getirttiği aletlerle film çekimine başlayan cemiyet, savaştan görüntülerin de yer aldığı haber filmi niteliğinde filmler hazırladı. Kurmaca film alanına da el atan cemiyet, ''Pençe'' ve ''Casus'' adlı iki film yaptı. Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, 1918 yılında Mondros Mütarekesi nedeniyle, elinde bulunan belgeleri düşmana teslim etmemek için bu işi malzemeleriyle birlikte Malül Gaziler Cemiyeti'ne devretti. Malül Gaziler Cemiyeti de 1919 yılında sinema çalışmalarına başladı. Cemiyetin ilk çektiği ''Mürebbiye'' adlı film ''Fransızları küçük düşürdüğü'' gerekçesiyle yasaklanınca, ''Sansüre uğrayan ilk Türk filmi'' oldu. TBMM DE FİLM ÇEKTİRDİ Savaş sırasında bir başka sinema kuruluşunu ise TBMM oluşturdu. TBMM Orduları bünyesinde kurulan Ordu Film Alma Dairesi, Malül Gaziler Cemiyeti'ne devredilen sinema araçlarını geri alarak film çekimi işini üstlendi. İşgal güçlerinin geri çekilirken köy ve kasabalarda yaptıkları vahşeti görüntüleyen Ordu Film Alma Dairesi, bu filmleri kurgulayarak 1922 yılında ''İstiklal'' adlı belgeseli yaptı. Dairenin Türk ordusunun İzmir'e girişini konu alan filmi ise tarihe geçti. Ordu destekli bu kuruluşlardan sonra 1922 yılında ilk özel film yapımevi olan Kemal Film kuruldu. Kemal ve Şakir Seden kardeşlerin kurduğu şirket, kurmaca filmlerin yanı sıra Kurtuluş Savaşı'nı da belgeleyerek önemli bir görev üstlendi. Kemal Film, aralarında ''Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın İzmit Cephesini Teftişi'' de bulunan 47 haber filmi çekti. Kaynak - Sinemanın Türkiye’de ilk kurumlaşması Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin (MOSD) kurulmasıyla gerçekleşmiştir. Alman ordusunda bir sinema kolunun kurulduğunu ve bu birimin, savaş sırasında çekilen görüntülerle belgeler oluşturduğunu gören Enver Paşa, Türkiye’ye döndüğünde, 1915 yılında Merkez Ordu Sinema Dairesi’ni kurarak sinemanın gelişmesi için olumlu bir adım attı. “Sinema öyle bir keşiftir ki birgün gelecek, barutun, elektriğin ve kıtaların keşfinden çok, dünya medeniyetinin veçhesini değiştireceği görülecektir. Sinema, dünyanın en uzak köşelerinde oturan insanların birbirlerini sevmelerini, tanımalarını temin edecektir. Sinema, insanlar arasındaki görüş, düşünüş farklarını silecek, insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya layık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz.” M. Kemal Atatürk Sinema, Fransız Lumières kardeşlerin 28 Aralık 1895’teki ilk film gösterilerinden hemen hemen bir yıl sonra Türkiye’ye girmiştir. O dönemin iletişim olanakları düşünüldüğünde, oldukça hızlı bir giriştir bu. Sinema, diğer Avrupa ülkelerine de neredeyse Türkiye ile aynı tarihte girmiştir. Sinemanın ilk yıllarında, Lumières kardeşlerin operatörlerini ve Fransız Pathé firmasını, her ülkede görmek olasıdır. Türkiye açısından bakıldığında, 14 Kasım 1914’e kadar, Türkiye’de hep yabancıların çektiği filmler gösterilmiştir. Bunların büyük çoğunluğunu Lumières’lerin çektiği filmler oluşturmaktadır. Promio gibi operatörler Türkiye’de de bir çok belge film çekmişlerdir. Bu operatörler dışında, Osmanlı uyruğunda olan Manaki Kardeşler, Osmanlı sarayında ve ülkenin bir çok yerinde çekim yapmışlardır. Ancak Türk olmadıkları için çektikleri filmler ilk Türk filmi olarak kabul edilmemektedir. 11 Kasım 1914 tarihinde, Goeben (Yavuz) ve Breslau (Midilli) zırhlılarının, Odessa limanı da dahil olmak üzere, diğer Karadeniz kıyılarını bombalamaları sonucu resmen savaşa girmiş sayılan Osmanlı İmparatorluğu içerisinde, bu tarihten sonra bazı gösteri ve mitingler düzenlendi. İlan edilen Cihad-ı Ekber’den sonra, 14 Kasım 1915’te bir miting düzenlendi. Bu miting esnasında, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sırasında, Rusların geldikleri en uç noktayı simgelemek için dikilen Yeşilköy’deki Aya Stefanos Abidesi yıkıldı. Daha önceden düzenlenen bu miting sırasında bu anıtın yıkılması planlanmış ve bu yıkımı görüntülemek için Avusturya’dan bir film ekibi getirilmişti.• Halkın ulusal duyguları doruktaydı. Bu yüzden, bu yıkım olayının bir Türk tarafından filme alınması gündeme geldi. Seferberliğin ilanıyla silah altına alınan Yedeksubay Fuat Uzkınay bu iş için uygun görülmüştü. Daha önce film gösterimi yapmış olan Uzkınay hiç film çekmemişti ve bu konuda bilgisi yoktu. Hemen o esnada, Avusturyalı film ekibi tarafından Uzkınay’a filmin nasıl çekileceği anlatıldı. Böylece Türk sinema tarihinin ilk filmi kabul edilen “Ayastefanos Abidesinin Yıkılışı” adlı film gerçekleştirilmiş oldu. Bu filmin çekildiği hemen hemen her kaynakta bulunmasına karşın, sadece kutuları bulunabilmiştir. Sinemanın Türkiye’de ilk kurumlaşması Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin (MOSD) kurulmasıyla gerçekleşmiştir. Bu kurumu kuran Enver Paşa, Osmanlı İmparatorluğunun Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırıydı. Bu görevdeyken Almanya’ya yaptığı bir gezi sırasında, Alman ordusunda bir sinema kolunun kurulduğunu ve bu birimin, savaş sırasında çekilen görüntülerle belgeler oluşturduğunu gördü. Alman ordusu , sinema yoluyla savaş propagandası yapmakta ve aynı zamanda acemi erlerin eğitiminde bu yeni buluşu kullanmaktaydı. Enver Paşa, Türkiye’ye döndüğünde, 1915 yılında Merkez Ordu Sinema Dairesi’ni kurarak sinemanın gelişmesi için olumlu bir adım attı. Bu kurumun başına, Türkiye’de halka açık ilk film gösterimini yapan Romen uyruklu Sigmund Weinberg getirildi. Bu birimde görev alanlardan bazıları şunlardı: Fuat Uzkınay (Weinberg’in yardımcısı), Mazhar Kınay ve Cemil Filmer. MOSD, ilk başta belge filmler çekti ama bunlar Padişah’ın ve Enver Paşa’nın özel yaşamıyla ilgili filmlerdi. Weinberg ve Uzkınay, böyle filmler çekerek film çekimini öğrendiler ve deneyim kazandılar. Weinberg’in siyasal düşüncelerle bu görevden uzaklaştırılmasından sonra bu göreve Fuat Uzkınay getirildi. Merkez Ordu Film Dairesi için bir de tüzük oluşturuldu. Üst düzey subaylardan oluşturulan bir kurulun hazırladığı bu tüzüğe göre MOSD, 1- Cephelerde savaşan birliklerin harekatıyla ilgili filmleri; 2- Önemli olaylarla ilgili filmleri; 3- Askeri fabrikalarla ilgili filmleri; 4- Müttefik ülkelerden gönderilen yeni silahların kullanılışıyla ilgili filmleri; 5- Manevralarla ilgili filmleri çekecek ve gösterecekti. Askeri Müze’nin bir bölümüne taşınan MOSD, çektiği filmleri burada gösterdi. Yerli ve yabancı film arşivleri de yapan MOSD, kurmaca filmlere de el atmaya başladı. MOSD’nden başka, ordu ve halk arasında ilişkileri sağlamak amacıyla 1913 yılında kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, 1916 yılında aldığı bir kararla sinema çalışmalarına başladı. Kenan Erginsoy, bu cemiyetin sinema kolu başkanı oldu. Almanya’dan getirilen aygıtlarla film çekimine başlayan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, savaştan görüntüler çekmekle işe başladı. Bunlar, haber filmi niteliğinde belge filmlerdi. Bu Cemiyet’in bir üyesi olan Sedat Simavi’nin girişimiyle, Cemiyet’in Divan Yolu’nda bulunan binasının alt katında bir stüdyo kurularak film çalışmalarına hız verildi. Burada, Weinberg’in yetiştirdiği Yorgo Efendi, film operatörü olarak çalıştı. Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, kurmaca film alanına da el attı ve iki film yaptı: “Pençe” ve “Casus”. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile MOSD’nin ve Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin elinde bulunan sinema araçları tehlikeye girmişti. Ordunun elinde bulunan malzemelerin düşmana devredilmesi gerekiyordu.Askeri bir kuruluş olan MOSD ve yarı askeri bir kuruluş olan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti de elinde bulundurduğu malzemeleri vermek zorundaydı. Ama hemen bu duruma bir çözüm yolu bulundu. Bu kurumların elinde bulunan araç ve gereçler, Kasım 1919’da Malûlin-i Guzat-ı Askeriye Muavenet Heyeti’ne (Malül Gaziler Cemiyeti) devredildi. Malül Gaziler Cemiyeti, 1919 yılında sinema çalışmalarına başladı. Cemiyet ilk olarak “Mürebbiye” adlı bir filmin çekimine girişti. Filmin yönetmeni Ahmet Fehim Efendi, görüntü yönetmeni ise Mütareke’den sonra terhis olan Fuat Uzkınay idi.••• Bu film çekilirken İzmir işgal edildi. İstanbul’da mitingler düzenlendi ve gösteriler yapıldı. Filmin çekimini yarıda kesen ekip, bu mitingleri görüntülemeye başladı. Fatih ve Sultanahmet mitinglerinden alınan görüntüler, önemli belge filmleri olarak gelecek kuşaklara aktarıldı. Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin elindeki araçların Malül Gaziler Cemiyeti’ne devrine ilişkin resmi karar ise, ancak 1919 yılının sonlarında, Takvim-i Vekai gazetesinin 3709 sayılı nüshasında yayınlanan “Mülga Müdafaa-i Milliye’den müdevver sinema alet ve edavatının meccanen Malülin-i Guzat-ı Askeriye Muavenet Heyeti’ne itasına dair” kararnameyle yürürlüğe girmiştir. Savaş sırasında bir başka sinema kuruluşunu ise Türkiye Büyük Millet Meclisi oluşturdu. TBMM Orduları bünyesinde kurulan bu kuruluş Ordu Film Alma Dairesi’dir. Bu daire, Malül Gaziler Cemiyeti’ne devredilen sinema araçlarını geri alarak film çekme işini kendi üzerine aldı.. İşgal güçlerinin, geri çekilirken, köy ve kasabalarda yaptıkları vahşeti görüntüleyen Ordu Film Alma Dairesi (OFAD), bu filmleri kurgulayarak, 1922’de “İstiklâl” (İzmir Zaferi) adlı belgeseli yaptı. Ordu destekli bu kuruluşlardan sonra, 1922’de, ilk özel film yapımevi olan Kemal Film kuruldu. Kemal ve Şakir Seden kardeşlerin kurduğu bu şirket, kurmaca filmlerin yanı sıra, Kurtuluş Savaşı’nı da belgeleyerek önemli bir görev üstlendi. Kemal Film 47 adet haber filmi yaptı. Sinema yazarı Erman Şener’in de vurguladığı gibi, bunların en önemlisi “Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın İzmit Cephesini Teftişi” adlı filmidir. Bu filmi, Fuat Uzkınay’ın yerine Kemal Film’de kameramanlık yapan Cezmi Ar çekmiştir. Ordu Film Alma Dairesi’nin yaptığı belgeleme çalışmaları da kayda değerdir. Bu dairenin çektiği önemli belge filmlerden birisi de ordunun İzmir’e girişidir. Günümüze kadar ulaşan bu görüntüler hala bir çok belgesel çalışmasında kaynak olarak kullanılmaktadır. Önemli bir belgesel ise, Fuat Uzkınay tarafından 1922’de başlanıp 1942’de bitirilen ve ilk adı “Zafer Yollarında” olan “İstiklal” filmidir. Fuat Uzkınay’ın Kemal Film adına yaptığı “Zafer Yollarında” filminin yanı sıra Ordu Film Alma Dairesi’nin şu çalışmalarını da saymak gerekmektedir: “İzmir Zaferi, Dumlupınar Vekayii”, “İzmir Nasıl İstirdat Edildi”, “İzmir’in İşgali”, “İzmir’deki Yunan Fecayii”, “İzmir Yanıyor”, “Gazi’nin İzmir’e Gelişi ve Karşılanışı”. Bunlardan başka, işgal orduları İstanbul’u terk ederken, Cezmi Ar tarafından, savaş içinde çekilen son belge filmi olan, “İşgal Ordularının İstanbul’u Terki” adlı belge filmi vardır. Mustafa Kemal Atatürk’ün de sinemaya önem vermesi ve desteklemesiyle belgeleme çalışmalarına ve kurmaca filmlere hız verildi. Türk yönetmenlerden başka, özellikle Sovyetler Birliği’nden yönetmenler çağrılarak belgeseller yaptırıldı. Bunlardan en önemlisi, 1970 yılında TRT televizyonunda gösterilirken yasaklanan, 1933 yapımı, Sergey Yutkeviç’in “Ankara Türkiye’nin Kalbi” adlı belgeseldir. Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamalarından da görüntüler bulunan filme Yutkeviç’in yanısıra Oskaroviç Arnştam, Fikret Adil ve Reşat Nuri Güntekin de katkıda bulundu. Yabancı yönetmenlerden bir diğeri ise, Ha-Ka Film’in (Halil Kamil’in şirketi) tarafından getirilen Ester Şub’dur. Şub, 1937 tarihli “Türk İnkılabının Terakki Hamleleri” belgeselini gerçekleştirdi. Bu belgeselin yapım aşamasında Necati Çakuş ile birlikte üç yıl çalışmıştır. Ester Şub, Dziga Vertov ile de çalışmış ve onun sinema-göz kuramından yola çıkarak kendine özgü bir kuram oluşturmuştur: Compilation films (Derleme Filmleri, Kurgu Filmleri) Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki belge filmler ve belgesel filmlerin ele alındığı bu çalışmada, yine Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan kurmaca filmlere de kısaca değinmek gerekir. Kurtuluş Savaşı’nı anlatan İlk önemli kurmaca film, Kurtuluş Savaşı’nda onbaşı rütbesiyle savaşa katılan Halide Edip Adıvar’ın romanından uyarlanan 1923 tarihli “Ateşten Gömlek” filmidir. Muhsin Ertuğrul’un yönettiği bu film, yine Ertuğrul’un ilklerinden birisidir. Bu filmden altı yıl sonra, ikinci bir kurmaca film çekildi. Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bu filmin yönetmeni yine Muhsin Ertuğrul, film ise “Ankara Postası” filmidir. François de Currel’in La Terre Inhumain (Acımasız Dünya) adlı yapıtından Reşat Nuri Güntekin’in Bir Gece Faciası adıyla tiyatroya uyarladığı yapıtın sinemaya uyarlanmış halidir. Kurtuluş Savaşı’nda Kuva-i Milliyeci bir subayı anlatmaktadır. Ertuğrul’un Kurtuluş Savaşı’nı anlattığı üçüncü filmi 1932 tarihli “Bir Millet Uyanıyor” filmidir. Senaryo Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’na aittir. Daha sonra yapılan kurmaca filmler: 1- İstiklal Madalyası (1948) – Ferdi Tayfur 2- Unutulan Sır (1948) – Şakir Sırmalı 3- Vurun Kahpeye (1949) – Lütfi Akad 4- Ateşten Gömlek (1950) – Vedat Örfi Bengü 5- Vatan İçin (1951) – Aydın Arakon 6- Sürgün (1951) – Orhan Murat Arıburnu 7- Yüzbaşı Tahsin (1951) - Orhan Murat Arıburnu 8- İstanbul Kan Ağlarken (1951) – Kâni Kıpçak 9- Fato-Ya İstiklal Ya Ölüm (1951) – Turgut Demirağ 10- Ankara Ekspresi (1952) – Aydın Arakon 11- İngiliz Kemal (1952) – Lütfi Akad 12- İki Süngü Arasında (1952) – Şadan Kamil 13- Meçhul Kahramanlar (1958) – Agah Hün 14- Bu Vatan Bizimdir (1958) – Nejat Saydam 15- Şahinler Diyarı (1958) – Rahmi Kafadar 16- Beklenen Bomba (1958) – Muharrem Gürses 17- Düşman Yolları Kesti (1959) – Osman Seden 18- Bu Vatanın Çocukları (1959) – Atıf Yılmaz 19- İzmir Ateşler İçinde (1959) – Osman N. Ergün 20- O’nun Süvarisi (1959) – Nusret Eraslan (Albay) 21- Ateşten Damla (1960) – Memduh Ün 22- Kalpaklılar (1960) – Nejat Saydam (Samim Kocagöz’ün romanından) 23- Ankara Ekspresi (1970) – Muzaffer Aslan 24- Yorgun Savaşçı (1979) – Halit Refiğ (TV Dizisi) 25- Küçük Ağa (1983) – Yücel Çakmaklı (TV Dizisi) 26- Ateşten Günler (1991) – Ziya Öztan 27- Kurtuluş (1994) – Ziya Öztan 28- Yaban (1996) – Nihat Durak 29- Atatürk (1999) – Tolga Örnek 30- Esir Şehrin İnsanları (2003) – Cafer Özgül (TV Dizisi) 31- Cephane Yolu (Proje Aşamasında) – Yücel Çakmaklı Görüldüğü gibi, ilk özel film yapım şirketi Kemal Film’in kuruluşuna kadar, Türkiye’de sinema, ordunun kurduğu sinema kuruluşlarıyla ayakta durmakta ve tutunmaya çalışmaktadır. Bu kuruluşlar anımsanırsa şunlardı: 1- Merkez Ordu Sinema Dairesi 2- Müdafaa-i Milliye Cemiyeti 3- Malül Gaziler Cemiyeti 4- Osmanlı Donanma Cemiyeti 5- Ordu Film Alma Dairesi Kurtuluş Savaşı sırasında TBMM Orduları tarafından kurulan sonuncusu da bu kategoriye konulabilir. Cumhuriyet’ten önce Enver Paşa’nın, Cumhuriyet’ten sonra ise Mustafa Kemal Atatürk’ün çabalarıyla sinema gelişme göstermeye çalışmış, ancak fazla bir ilerleme kaydedememiştir. Yukarıda sayılan kuruluşların çektiği belge filmler ve daha sonra bu belgelerin kurgulanmasıyla oluşturulmuş belgesellerden bir çoğu günümüze kadar gelmiştir. Bu belge filmler, özellikle savaş sırasında çekilen görüntülerden oluşmaktadır. Türkiye’de Kara Kuvvetleri Foto Film Merkezi’nde bulunmaktadır. Diğer bir belge film kaynağı da Sovyet Film Arşivi’dir. Türkiye ile aynı yıllarda film çalışmalarına başlayan Sovyetler Birliği’nde, Lenin’in “sinema bizim için sanatların en önemlisidir” sözleriyle desteklediği sinema çalışmaları, Sovyet Sinema Okulu VGIK’in kurulmasıyla sonuçlanmış ve bu okuldan çok sayıda sinemacı yetişmiştir. Sovyet sinemasının temeli o dönemde atılmıştır. Almanya’da Enver Paşa’nın örnek aldığı Ordu Film Dairesi’nden UFA şirketi doğmuş ve Alman sinemasının temelini oluşturmuştur. İtalya’da, Mussolini döneminde kurulan Cinecitta stüdyoları İtalyan sinemasının gelişmesini sağlamıştır. Türkiye’de bu işe erken başlanmasına karşın, uzun bir süre önemli bir gelişme olmamış, sinema tiyatro etkisinde kalmıştır. Kurtuluş Savaşı ile ilgili ilk üç film bile aynı yönetmenin elinden çıkmıştır. Lenin’in Sovyet devrimi için sinemayı kullanması Türkiye’ye uyarlanamamış, bu yüzden Cumhuriyet Devrimlerini ve Kurtuluş Savaşı’nı anlatan filmler yapılamamıştır. Sovyetler Birliği işi sıkı tutmuş, propaganda trenleri düzenleyerek ülkeyi bir baştan bir başa gezmiş ve bu trenlerde belge filmler gösterilerek devrimin propagandası yapılmıştır. Gidilen bu yerlerde çekimler de yapılmış ve bu çekimlerden de bir film ortaya çıkmıştır. Sinemanın görsel gücü fark edilmişse de, bundan yeterince yararlanılmamıştır. Uzun süre tek yönetmen egemenliğinde kalan sinema gelişememiştir. Sadece Sovyetler Birliğinde değil Almanya’da da sinemanın önemi kavranmış ve Goebels’in desteğiyle Leni Riefenstahl’a “İradenin Zaferi” filmi yaptırılarak Nazi propagandası yaptırılmıştır. Türkiye’nin bu iki ülkeyle ilişkileri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da gelişmiş durumdaydı. Ancak Türk sineması bu ülke sinemaları kadar etkili kullanılamamıştır. Kaynaklar 1- Atilla Dorsay, Sinema ve Çağımız-1, Hil Yayın, İstanbul, Nisan 1984. 2- Salih Gökmen, Bugünkü Türk Sineması, Fetih Yayınları, İstanbul, 1973. 3- Şükaran Kuyucak Esen, Şükran, Türk Sinemasının Kilometre Taşları, Naos Yayınları, İstanbul, Ekim 2002. 4- Alim Şerif Onaran, Türk Sineması (I. Cilt), Kitle Yayınları, Ankara, Şubat 1994. 5- Alim Şerif Onaran, Türk Sineması (II. Cilt), Kitle Yayınları, Ankara, Mart 1995. 6- Nijat Özön, İlk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay, aktaran Erman Şener, a.g.e., s. 15. 7- Nijat Özön, Karagöz’den Sinemaya – Türk Sineması ve Sorunları, 1. Cilt, Kitle Yayınları, Ankara, Mart 1995. 8- Nijat Özön, Karagöz’den Sinemaya – Türk Sineması ve Sorunları, 2. Cilt, Kitle Yayınları, Ankara, Mart 1995. 9- Erman Şener, Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, Dizi Yayınları-Sinema Dizisi-1, İstanbul, Ocak 1971. 10- Nebahat Akgün Çomak, Türk Sinemasında Ordu-Merkezli Sinema Dairesi’nin Önemi ve Yeri-Sinemanın Doğuşu ve Ülkemize Girişi, İletişim Fakültesi Dergisi, Sayı 7, İstanbul, 1998. 11- Esra Biryıldız, Atatürk ve Sinema, Marmara İletişim Dergisi, Sayı 7, İstanbul, Temmuz 1994. 12- Şükran Kuyucak Esen, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Filmleri, Marmara’nın Sesi Dergisi, Sayı 14, 1985. 13- İ. Altuğ Işığan, Yeşilçam’dan Önce Türkiye’de Sinema Sektörü, Yeni Film, Sayı 1, İstanbul, Nisan-Haziran 2003. 14- Giovanni Scognamillo, Türk Sinemasının Ekonomik Tarihine Giriş, Yeni İnsan Yeni Sinema, Sayı 9, İstanbul, Bahar 2001. Yrd. Doç. Dr. Battal Odabaş İ.Ü. İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon Sinema Bölümü http://www.istanbul.edu.tr/4.boyut/d...tal_odabas.htm
__________________
To Be Or Not To Be |
|
|
|
| Sponsor Bağlantılar |
|
|
#2 (permalink) |
|
Administrator
Site Owner (Ceo) ![]() User ID: 1
Giriş Tarihi: 18-11-2007
Mekan: Türkiye / Istanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 557
Ruh Halim:
Blog Entries: 6
|
Sinemanın İlk Yılları
Düzenli işleyen bir sinema endüstrisinin üç önemli ayağı bulunmaktadır: yapım, dağıtım ve gösterim. Türk sineması üzerine yapılan çalışmalar, Türkiye’de sinema endüstrisinin tarihini genellikle film yapımı ile başlatmak eğilimindedir. Ancak, Türkiye’de sinema 1896’nın sonlarında gösterimle başladı ve Osmanlı’nın son dönemine denk düşen sinemanın Türkiye’deki ilk yılları, özellikle yabancı film dağıtımının ve gösteriminin baskın olduğu bir dönem oldu. Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılına kadar yalnızca sekiz film yapıldı. Film yapım sayısının artmaya ve sinemanın daha geniş bir izleyici topluluğuna ulaşmaya başladığı 1950’lerin sonundan 1980’li yılların ortasına kadar olan ve “Yeşilçam Dönemi” olarak da bilinen yaklaşık 30 yıl boyunca ise “bölge işletmecileri” diye anılan sinema salonu sahibi ya da işletmecilerinin kontrolündeki dağıtımın yapım ve gösterim üzerinde belirleyici bir etkisi oldu. 1980’lerin sonundan başlayarak, yerli film yapım sayısındaki hızlı düşüş ve karşılığında yabancı film, özellikle Amerikan sinemasının ürünlerinin sayısındaki hızlı artış, Türkiye’nin sinema ortamında, ilk yıllardakine benzer biçimde, yeniden gösterimin ağırlık kazanmasına neden oldu. Yerli ve yabancı film dağıtımı ise, yeni dönemde el değiştirerek büyük Amerikan dağıtım şirketlerinin kontrolüne geçti. Osmanlı İmparatorluğu’nun reformlar dönemine denk gelen sinemanın ilk yıllarında ordu, bir kurum olarak batılılaşma çabalarında önemli bir rol oynadı ve sinematografik aygıtların getirilmesine ve film yapımına öncülük etti. 1915 yılında Almanya’ya yaptığı bir gezi sırasında Alman ordusunun film birimince gerçekleştirilen belgesel yapımlardan etkilenen Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın emriyle aynı yıl Merkez Ordu Sinema Dairesi kuruldu. Pathé Fréres şirketinin bölge temsilcisi Sigmund Weinberg’in başına getirildiği haber filmleri ve belgeseller üreten birim, kurmaca film yapımının da başlatıcısı oldu. 1917’de Müdafaa-i Millîye Cemiyeti ve ardından Mâlul Gaziler Cemiyeti adlı kuruluşlar kısa ve belgesel film çalışmalarını sürdürdü. Türk sinemasında ilk özel yapım şirketi olan Kemal Film 1922 yılında kuruldu. Yukarıda belirtilen kurumlardan sinematografik aygıtları kiralayarak ve bu kurumlarla işbirliğine giderek film yapım işine girişen şirketin başına, Türkiye’de tiyatronun önde gelen yönetmenlerinden ve oyuncularından Muhsin Ertuğrul getirildi. Daha sonra, 1928’de, ikinci özel film yapım şirketi İpek Filmin kuruluşuna da önayak olan Ertuğrul, sinema tarihçisi ve yazarı Nijat Özön’ün “Tiyatrocular Dönemi” olarak andığı bir dönemin başlatıcısı oldu. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları oyuncularının ve bu tiyatro tarafından sahnelenen kimi oyunların Ertuğrul’un yönetmenliğinde perdeye taşındığı ve 1930’lara kadar süren bu dönem, aynı zamanda sesin ve rengin Türk sinemasına geldiği dönem oldu. Ertuğrul, 1922 ile 1953 arasında toplam 29 film yaptı. Türkiye’de sinema 1940’ların sonuna kadar, çok az sayıda yapım şirketinin faaliyette bulunduğu marjinal bir sektör olarak kaldı. Örneğin, Kemal Film ve İpek Film 1939 yılına kadar film yaparken, 1939 ile 1948 arasında pazara yalnızca dört yeni şirket katıldı. 1917 ile 1946 arasında yapılan film sayısı 46 idi ve 1917 ile 1937 arasında, yani 20 yıllık bir dönem içinde yer alan sekiz ayrı yılda bir tek film bile üretilmedi. Bu süre içinde endüstrinin yapım ayağının gelişememesinin çeşitli nedenleri bulunmaktaydı. Sınırlı sayıda kaynağa sahip olan genç Cumhuriyet’in tek parti hükümeti, öncelikle altyapı çalışmalarına ağırlık vermişti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında faaliyetlerine başlayan Türk yatırımcıların film endüstrisini geliştirmek ve üzerinde kontrol kurmak için ne arzusu ne de yeterli sermayesi yoktu. Bu işadamları, yeni bir ulusun ekonomik alanda öncüleriydi ve çok az ticari deneyime sahipti. Ancak, sırası gelmişken belirtmek gerekir ki, Türkiye’de film yapımı hiçbir zaman büyük sermayenin ilgisini çeken bir alan olamadı. Ayrıca, o yıllarda Anadolu’nun birçok köşesi için ulaşımın ve elektrifikasyonun bir sorun olması, sinemanın uzun bir süre yalnızca İstanbul gibi büyük kentlere özgü bir eğlence biçimi olarak kalmasına neden oldu. Türk sinemasının iki ünlü yönetmeni: Daha çok popüler filmlere imza atmış olan Osman Fahir Seden (1924-1998), 136 film yönetti ve 300 kadar senaryo yazdı. Ömer Lütfi Akad (1916) "Beyaz Mendil" (1956), "Vurun Kahpeye" (1950), "Hudutların Kanunu" (1966) ve daha birçok filminde Türkiye'nin toplumsal gerçeklerini sade bir anlatımla perdeye getirdi. Türkiye'de sinemanın öncü isimlerinden Ali Fuat Uzkınay (1888-1956), çeşitli belgeseller yönetti ve ilk kurmaca filmlerde görüntü yönetmenliği yaptı. Uzkınay'ın 1914'de gerçekleştirdiği ileri sürülen ve ilk yapım olarak kayıtlara geçen "Ayastefanos'daki Rus Abidesi'nin Yıkılışı" adlı belgesel filmin kopyasına ya da filmle ilgili herhangi bir fotoğrafa ise bugüne kadar ulaşılabilmiş değil.
__________________
To Be Or Not To Be |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Administrator
Site Owner (Ceo) ![]() User ID: 1
Giriş Tarihi: 18-11-2007
Mekan: Türkiye / Istanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 557
Ruh Halim:
Blog Entries: 6
|
Yeşilçam'a Doğru
Türkiye’de sinema, tek parti döneminden çok partili sisteme geçiş sürecinde, yani 1946 ile 1950 arasında, büyük kentlerde popülerlik kazandı, ulaştırma ve kentleşme gibi alanlardaki ilerleme sonucu Anadolu’da da yaygınlaşarak göreceli bir canlanmanın içine girdi. Belediye Gelirleri Kanunu’nda 1948 yılında yapılan değişikle eğlence resminin yerli filmler için %25, yabancı filmler içinse %75 olarak belirlenmesi, yerli girişimcileri cesaretlendirerek yapım şirketlerinin sayısıyla birlikte üretilen film sayısında da tedrici bir artışa neden oldu. Film endüstrisinde 1950’lilerde artarak süren bu canlanma, yerli sinemanın kitlesel bir iletişim aracı haline gelmesi ve kurumlaşması sonucunu getirdi. Bu dönem içinde ilk canlandırma filmi (Evvel Zaman İçinde, Turgut Demirağ, 1950) ve ilk renkli film (Halıcı Kız, Muhsin Ertuğrul, 1953) yapıldı, ilk büyük gişe başarısı (Mezarımı Taştan Oyun, Atıf Yılmaz, 1951) yaşandı, sinema magazin dergileri yayımlanmaya ve yıldız yarışmaları düzenlenmeye başlandı. 1940’ların sonunda görülen sinema alanındaki bu hareketlilik 1960’larda en yüksek noktasına ulaştı. Sinemaya gitmek, tüketim alışkanlıkları değişen aileler için başlıca boş zaman etkinliği haline gelirken, Türk sineması da kendi iç pazarında hakim bir konuma ulaştı. 1960 ile 1972 arası, film yapım sayısı ve yerli filmlerin ülke çapındaki popülerliği açısından altın dönem özelliği taşır. Öyle ki, Türk sineması 1966 ve 1972 yılları arasında yılda yaklaşık 200 filmlik bir üretimle, hatta 1972’de 301 filmle dünyada en çok film yapan ülke sinemaları arasında yer alır. Bu sürecin ortaya çıkmasında, yalnızca eğlence resmindeki indirim değil, Türkiye’de kapitalizmin yükselişi ile televizyonun henüz yayıma başlamamış olması da belirleyici nedenler arasında sayılmalıdır. Film yapım sayısındaki yukarıda özetlenen hızlı artış, yıldız sisteminin ve popüler film türlerinin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. 1950’lerin sonunda gündeme gelen bu yöndeki gelişme, Türkiye’de sinemanın seyriyle ilgili çok temel, belirleyici bir dönemin de başlangıcına işaret etmektedir: yaklaşık otuz yıl sürecek olan “Yeşilçam dönemi”. İstanbul Beyoğlu’nda, dönemin film yapım şirketlerinin bürolarının bulunduğu sokakların birinden adını alan Yeşilçam, bölge işletmecileri (dağıtımcılar), küçük ve görece olarak büyük yapım şirketleri ve yıldız olgusuna dayalı bir sistemdi. Türkiye’de ana akım sinemanın biricik temsilcisi olduğunu söyleyebileceğimiz “Yeşilçam”, belli formüllere, kalıplara dayalı popüler bir sinema anlayışına işaret etmektedir. “Yeşilçam” sisteminde, İstanbul’daki yapım şirketleri, yıllık film programlarını genellikle dağıtımcılardan gelen talepler doğrultusunda gerçekleştirmekteydi. Buna göre, bölge işletmecileri herhangi bir film projesi için öykünün ana hatlarını ve projede rol almasını istedikleri yıldız oyuncuların isimlerini yapımcılara bildirir, filmin gösterim haklarının önceden satışı gibi de değerlendirilebilecek olan dağıtımcılardan alınan avansla film yapılır ya da gösterimden sonra gelirin paylaşımı yoluna gidilirdi. Bu arada, projelerin belirlenmesinde yıldız oyuncuların da önemli bir rolü olduğunu belirtmek gerekiyor. Yeşilçam sisteminin işleyiş biçimi, küçük ya da görece büyük bütçeli, çoğunlukla kısa sürelerde çekilen ve genellikle öykü kuruluşu, anlatım tarzı ve oyunculuk repertuarı açısından birbirini tekrar eden bir filmler toplamının ortaya çıkmasına yol açtı. Bu dönemde, film sayısıyla birlikte yapım şirketi sayısı da hızla arttı. Örneğin, toplam 599 filmin çekildiği 1966 ile 1968 arasında 231 yapım şirketi faaliyet göstermekteydi; ancak, bunlardan %72.8’i, yani 168 şirket, yalnızca bir ilâ üç film gerçekleştirdi. Bu arada, sektör dışından gelen girişimcilerin yanısıra, Ayhan Işık, Orhan Günşıray, Yılmaz Güney ve Atıf Yılmaz gibi meslekten isimler de kendi yapım şirketlerini kurdu. 'Yeşilçam Dönemi'nde yapılan çok sayıda film arasında, batı popüler kültürünün sinemadan ya da foto-romandan gelen Killing ya da Superman gibi kurmaca kahramanlarını konu edinen çoğu ucuz bütçeli aksiyon türünde yapımlar da yer alıyordu. Cumhuriyet'in onuncu yıldönümünü nedeniyle belgesel filmler yapmak üzere Rus sinemacılar Sergey Yurtkeviç ve Lev Oskaroviç Arnstam Türkiye'ye davet edildi. İki sinemacı, uzun bir çalışma sonunda Ankara, Türkiye'nin Kalbi (1934) adlı belgeseli gerçekleştirdi. Fotoğrafta Sergey Yurtkeviç ile yazar ve eleştirmen Fikret Adil (1901-1973) bir arada. Adil, Türkiye'de sinema üzerine eleştiri yazıları yayımlanan ilk yazar. Cumhuriyet, Vakit, Akşam, Yeni İstanbul ve Havadis gazetelerinde yazmış olan Adil, 1931'de Artist, 1939'da S.E.S dergilerini çıkardı. Kaynak cumhuriyet.kulturturizm.gov.tr
__________________
To Be Or Not To Be |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
Administrator
Site Owner (Ceo) ![]() User ID: 1
Giriş Tarihi: 18-11-2007
Mekan: Türkiye / Istanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 557
Ruh Halim:
Blog Entries: 6
|
Erotik Filmler Furyası
Atilla Dorsay seks filmleri furyasının nasıl başladığını şöyle anlatır: "(Bu tür filmlerin yayılması) Batı'daki yayılmayı izler biçimde 1970'lerden sonra oldu. 73'lerde ülke çapında yaygınlaşan TV yayınlarının etkisiyle sinemamız, tarihinde gördüğü en büyük bunalıma düşmüş, sinema salonları sinek avlamaya başlamış, aileler yeni "oyuncak"larının başında evlerine kapanmışlardı. sinema bunalımı atlatmak üzere TV'nin veremediğini, yani şiddet ve seksi vermeye ve özellikle TV alıp izleme düzeyinde olmayan bir kesime, "sokaktaki adam"a, gelir düzeyi düşük bir "lumpen seyirci"ye dönme gereğini duydu." Seks filmlerinin aralarındaki rekabet ortamı sonraları giderek kızıştı ve daha çok seyirci çekmek isteyen bazı prodüktörler zamanla bu filmlerin arasına 60-70 metrelik pornografik parçalar eklemeye başladı. (Sinemacılar arasında bunun adına "blok-seks" denirdi.) Seks filmlerinin pespayeliği önce adlarından belli oluyordu. Agah Özgüç'ün deyimiyle sinemamızı "hela duvarı edebiyatına" döndüren bu film adlarından kısa bir seçki yapalım: Ah Deme Oh De, Ah Ne Adem Dilli Badem, Bana Beş Avrat Yetmez, Beş Dakikada Beşiktaş, Dam Budalası, Fırçana Bayıldım Boyacı, Hababam Git Hababam Gel, Hasan Almaz Basan Alır, Kartal Pendik Gittik Geldik, Oh De Yavrum Oh De, Şipşak Basarım, Tak Fişi Bitir İşi, Vur Davula Tokmağı, Ye Beni Mahmut... Seks filmlerinin çoğu erotik komedi tarzında çekiliyordu. Bu tür filmlerin baş erkek oyuncusu Sermet Serdengeçti'ydi. Daha sonra Ali Poyrazoğlu, Aydemir Akbaş, Hadi Çaman, Mete İnselel, İlhan Daner, Alev Sezer ve Bülent Kayabaş gibi tiyatro kökenli oyuncular da bu tür filmler çevirdi. Bir başka tür olarak da "seks avantürleri"nden söz edebiliriz. Özellikle "Parçala Behçet" tipiyle büyük ün yapan Behçet Nacar'ın yanısıra "çapkın kabadayı" rollerinde Tamer Yiğit, İrfan Atasoy, Yalçın Gülhan, Yılmaz Köksal ve Cihangir Gaffari gibi isimlere rastgeliriz. Seks filmlerinin ünlü kadın oyuncuları için kısa bir liste yapmak zor. Ama ilk akla gelen isimler olarak Zerrin Egeliler, Arzu Okay, Mine Mutlu, Bahar Erdeniz, Mine Soley, Figen Han, Dilber Ay, Harika Öncü ve Sabahan'ı saymak mümkün. Seks filmlerinde karşımıza oyuncu olarak çıkan bir diğer kesim de pavyonlarda çalışan travesti, transseküel ve eşcinsellerdir. Özellikle "erkekten dönme kadınlar" seks filmlerinde bol bol boy gösteriyorlardı. Ameliyatla kadın olan oyuncular arasında en ünlüleri Christian Carol, Emel Aydan, Derya Sonay ve Aylin Berkay'dı. Peki bu filmleri kimler çekiyordu? Seks filmi yönetmenleri arasında öne çıkan isimler olarak Nazmi Özer, Naki Yurter, Aram Gülyüz, Oksal Pekmezoğlu, Yılmaz Atadeniz, Ümit Efekan, Yücel Uçanoğlu, Ülkü Erakalın, Sırrı Gültekin ve Aykut Düz'ü görüyoruz. Bu dönemin sonlarına doğru gerçek anlamda porno filmler de çevrilmeye başlandı. Başrol oyuncusu olarak ilk porno film çeken Zerrin Doğan'dır. Naki Yurter'in 1979 yılında yönetmenliğini yaptığı "Öyle Bir Kadın Ki" adlı filmde, Zerrin Doğan'ın filmin erkek oyuncusu Levent Günel'le en özel ayrıntılara kadar sevişmesi yakın planlarda sergileniyordu. Daha sonra bu porno yıldızları arasına Dilber Ay ve birkaç isim daha katıldı. Seks filmleri 1980 yılında hükümet kararıyla yasaklandı. Kaynak Sinema Dergisi
__________________
To Be Or Not To Be |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
Administrator
Site Owner (Ceo) ![]() User ID: 1
Giriş Tarihi: 18-11-2007
Mekan: Türkiye / Istanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 557
Ruh Halim:
Blog Entries: 6
|
Aksiyon Filmleri
Batı sinemasındaki türlerin tıpatıp benzerlerini Yeşilçam sinemasında da bulmak, ayırt etmek, belli türler söz konusu olduğunda biraz güçtür. Özellikle söz konusu olan "aksiyon" gibi başlıbaşına bir tür mü, yoksa değişik türler içinde varolan bir tarz mı olduğu zaten tartışmalı bir alan ise durum daha da güçleşir. Örneğin Yeşilçam'da kuşkusuz "polisiye" olarak adlandırılan bir tür vardır ama bu polisiye filmler her zaman silahlı çatışma, kavga-dövüş gibi aksiyon sahneleri pek içermeyebilirler ya da bambaşka filmler böylesi sahneleri bolca içerebilirler. Yine de halk arasında "vurdulu kırdılı filmler" olarak nitelenen filmlerin haritasını kabaca çıkarmak mümkün. Türk sinemasının ilk polisiye filmini, tiyatro dışından gelen ilk "sinemacı yönetmen" olarak kabul edilen Faruk Kenç, 1940 yılında çeker. "Yılmaz Ali" adlı bu filmde bir kaçakçı şebekesinin peşine düşen bir polis hafiyesiyle gazeteci bir kızın öyküsünün anlatıldığı kaydediliyor. Tiyatro kökenli olmayan yönetmenlerin 1940'lı yıllarda sinemaya ağırlıklarını koymaları ve 1950'li yılların başlarından itibaren hareketli kameraların kullanılmaya başlaması aksiyon sinemasının önündeki engelleri ortadan kaldıran gelişmelerdir. Lütfi Akad'ın 1952'de çektiği "Kanun Namına" pek çok açıdan dönüm noktasıdır Türk sinemasının. Kuşkusuz "Kanun Namına" esas olarak bir dram filmidir ancak Batı'daki aksiyon filmlerinden aşina olduğumuz silahlı çatışma, kavga, takip sahneleri bu filmde bolca kullanılır. Film, bir silahlı çatışma sahnesiyle açılır. Polis, yaralı durumdaki bir adamı (Ayhan Işık) bir tamirci atölyesinde kıstırmıştır. Karşılıklı olarak ateş açılmaktadır. Derken polis, "kanun namına" teslim olması çağrısını yapar baş kahramana ve filmin finaline kadar sürecek flashback başlar. Filmin sonuna doğru uzunca bir kovalamaca sahnesi gerçekleşir, polis Ayhan Işık'ı kovalar, ta ki atölyede kıstırılıncaya kadar. Hareketli kamera sayesinde, hareketli sahnelerin önemli yer tuttuğu filmler birbirini izler. Giovanni Scognamillo, 2. Dünya Savaşı yıllarında geçen casusluk filmi "Ankara Ekspresi" (Aydın Arakon, 1952), Cingöz Recai adlı kahramanın bir uyuşturucu çetesiyle mücadelesini konu alan "Beyaz Cehennem" (Metin Erksan, 1952) ve katil olup bir çiftliğe sığınan bir gencin öyküsünün anlatıldığı "Kaçak" (Şadan Kamil, 1954) filmlerinde hareketin "konudan, olay zincirlemesinden" gelmediğini, hareketin "salt hareket olarak" varolduğunu kaydediyor. ÇİRKİN KRAL 1960'lı yıllarda artık Yeşilçam vardır. Yeşilçam bol miktarda "vurdulu kırdılı filmler" üretmeye başlar. Vurdulu kırdılı filmlerin ilk büyük yıldızı "Çirkin Kral" Yılmaz Güney'dir. Yılmaz Güney, sinemaya Atıf Yılmaz'ın yanında "iyi filmlerle" başlamıştır. 1961'de eski bir öyküsünde komünizm propagandası yapmaktan 1.5 yıl hapis ve 6 ay sürgün cezasına çarptırılır. Hapis ve sürgün yıllarında "kanundışı" insanlarla içli dışlı olur, onların dünyasını içeriden tanıma olanağına kavuşur, hatta onların yaşam tarzının alışkanlıkları ona da nüfuz eder. İşte Yılmaz Güney, cezasını tamamlayıp sinemaya döndükten sonra o dünyayı yansıtmaya, o insanları canlandırmaya başlar. Yılmaz Güney'in filmlerine İstanbul sinemaları (ve eleştirmenleri) rağbet göstermezler ama bu filmler "taşrada" yeri yerinden oynatır. Savaş Arslan'ın ifadesiyle "Ayhan Işık kentsoylu kralı oynadı çokluk. Oysa Güney'in krallığı başkaydı. O merkezin değil çevrenin kralı olmuştu." Çirkin Kral filmlerinde özellikle bol miktarda kavga dövüş yer alır. Yılmaz Güney, sonraki dönemin Cüneyt Arkın'ı gibi karate özentisi tarzda kavga etmez, yumruk yumruğa, boğaz boğaza, tekme tokat dövüşür. Ama Çirkin Kral filmlerinde yalnızca yumruklar konuşmaz, silahlar da konuşur. Örneğin bir firarinin intikam öyküsünün anlatıldığı "Kan Su Gibi Akacak"ın (Mehmet Aslan, 1969) finalinde bir kumsalda devrilmiş ve kurumuş ağaç kütükleri siper alınarak yabancı aksiyon filmlerini aratmayacak bir silahlı çatışma yaşanır. Yılmaz Güney, 1970'li yılların başından itibaren "ciddi" filmlere yönelir, halkına şimdiye kadar yeterince iyi filmler sunamadığı için özeleştiri yapar. Güney, Çirkin Kral tarzını sinemada bırakır ama gerçek yaşamı filmlerini aratmaz, cinayetler, hapisler, firarlar beyazperdede değil gerçek yaşamında sürer. 1972'de Melih Gülgen'in yönettiği ve başrolde sinemaya figüran olarak başlamış dökümcü ustası Behçet Nacar'ın oynadığı "Parçala Behçet" yeni bir furya başlatır. Gerçi Yılmaz Güney'in Hülya Koçyiğit'le seviştiği "Yiğit Yaralı Olur" (Ertem Göreç, 1966) gibi bazı Yılmaz Güney filmlerinde de erotizm vardır ama Behçet filmleri "açık saçık" filmlerdir farklı olarak. Behçet filmlerinin bir diğer farkı da şiddet düzeyinin yüksek olmasıdır. Çirkin Kral filmlerinde alttan alta hissedilen içtenlik, insancıllık, sıcaklıktan da eser yoktur bu filmlerde. Cihangir Gaffari ve Yılmaz Köksal dönemin diğer vurdulu kırdılı film çeviren yıldızlarıdır. CÜNEYT ARKIN FİLMLERİ Ama eğer Türkiye'de aksiyon filmlerinden söz edilecekse ilk akla gelen isim kuşkusuz Cüneyt Arkın'dır. Çirkin Kral filmleri "eski" filmlerdir, yerli film gösterme konusunda birbirleriyle yarışan özel televizyon kanallarında pek boy göstermezler, göze hoş gözüken eski illüstrasyonların kapakta kullanıldığı ama son derece kötü kayıt kalitesindeki kopyaları, meraklıları için video raflarında bulunabilir yalnızca. Ne yazık ki Behçet filmleri için bu bile söz konusu değildir. Her hafta, bazen hergün birkaç tane filminin gündüz saatlerinde küçük beyaz ekrandan evlerimize girdiği Cüneyt Arkın ise tam bir kült oyuncu olmuştur. Sinemaya jön olarak başlayan Cüneyt Arkın, 1960'lı yılların ikinci yarısında Malkoçoğlu, 1970'li yılların ilk yarısında Kara Murat olarak ata biner, kılıç kuşanır. 1970'li yılların ortalarından itibaren ise attan iner ama eşeğe de binmez. 1975'te Melih Gülgen'in yönettiği ve Cüneyt Arkın'ın, filme adını veren polis kahramanını oynadığı Cemil oldukça yankı yapar. Cemil, Clint Eastwood'un canlandırdığı Dirty Harry tiplemesine benzer şekilde, amirleriyle arası iyi olmayan, görevini kendi koyduğu kurallara göre yapan bir polistir. Yargısız infaz yapmaktan çekinmez, filmin sonlarına doğru kıstırdığı kötü adamı, üzerine vinçle ağır kasalar indirip ezer. Ama o aslında basit bir maşadır ve finalde asıl büyük patron, Cemil'i, oğluna Doğan Avcıoğlu'nun Milli Mücadele Tarihi kitabını verirken kurşunlatır. Cemil'in kendine özgü bir siyasi kimliği vardır. Amerikan karşıtıdır, bunu da Amerikan sigarası ikram edildiğinde "pöh" diye reddedip cebinden yerli sigara çıkararak belli eder. Arkadaşlarına sürekli Kurtuluş Savaşı'ndan kahramanlık öyküleri anlatmak ister, oğluna bugünkü pek çok ülkenin "eskiden nasıl bizim basit birer ilimiz" olduğunu anlatır. Hemen ertesi yıl çekilen "Cemil Dönüyor"da ise ülkeyi Amerikalılara satan patron ve politikacılara karşı devrimci gençlerle gerilimli bir işbirliği içinde bulur kendini; gençlere tahriklere kapılmamalarını, yanlış yoldan dönmelerini vaaz eder, gençler de ona karşı önyargılı olmama noktasına gelirler. Bu filmin müziği Cahit Berkay'a aittir ve jenerikte "Ceee-mil, Cee-mil/O, senin bildiğin erkeklerden değil" sözlerinin yer aldığı bir şarkı çalınır. Cüneyt Arkın, Cemil filmlerinden sonra bazen polis, bazen kiralık katil de olsa sürekli sonunda iyiler için kendini feda eden kahramanları canlandırdı. Örneğin "Satılmış Adam"da (Remzi Jöntürk, 1977) ailelerine karşı gelip birlikte olan genç bir çifti yakalayıp teslim edecekken Perihan Savaş'ın "Sen satılmış bir adamsın... Satılmış adam! Satılmış adam!" sözlerine dayanamayarak son anda vicdanının sesine kulak verip taraf değiştirdi. Kumsalda yaşanan ve Batı'daki değme aksiyon filmlerini aratmayan bir silahlı çatışmanın ardından tekneyle denize açılıp kurtulan gençleri denizkıyısında makinalı tüfeğini havaya kaldırarak selamladı (gerçekten de son derece stilize bir görüntü) ve aldığı ölümcül yaralar nedeniyle oracıkta kaya gibi devrildi. "İnsanları Seveceksin"de (Melih Gülgen, 1978) ise aslında öz kardeşi olan ama bunu bilmeyen bir savcıyı öldürmekle görevlendirilince mafyaya karşı tek başına savaş açtı. Filmin finalinde, bir mafya elemanı ani bir hareketle bir polis memurunun elindeki makinalı tüfeği kapıp savcıya ateş açınca Cüneyt Arkın kendini kurşunların önüne atıp gövdesini savcı kardeşine siper etti. Savcı, Cüneyt Arkın kollarında son nefesini verirken onun aslında öz kardeşi olduğunu fark etti. ORTAK YAPIM AKSİYONLAR Yeşilçam bahsini kapatıp günümüz Türkiye sinemasına gelmeden önce Türkiye'de çekilen çok sayıda ortak yapım aksiyon filminden söz etmek gerekiyor. 1972 tarihli (ve her nedense Agah Özgüç'ün Türk Filmleri Sözlüğü'ne kaydedilmeyen) "Babanın Arkadaşları"nda Ayhan Işık başrolü genellikle İtalyan filmlerinde oynayan Amerikalı bir aktör olan Richard Harrison'la paylaşıyordu. Frank Agrama'nın yönettiği film, "L'Amico del Padrino" (Babanın Arkadaşları) adıyla İtalya'da gösterime girdi, yıllar sonra ABD'de "Revenge Of The Godfather" (Babanın İntikamı) adıyla video piyasasına da sürülecekti. "Revenge Of The Godfather"ın jeneriğinde "Ian Flynn" ismi Ayhan Işık'ın takma adı olarak kullanılıyor. Filmin konusu kısaca şöyle: Mafya adına çalışan bir katil olan Richard, Türkiye'de eski bir arkadaşı (Ayhan Işık) ile rastlaşır. Aslında o da mafya adına çalışmaktadır ama iki eski arkadaşın patronları, rakip mafya babalarıdır. Filmin Türkçe ve İngilizce versiyonlarının kurgusu oldukça farklı. Öncelikle "Revenge Of The Godfather"daki "softcore" seks sahneleri Türkçe versiyonunda yok. Hatta "Revenge Of The Godfather"da Ayhan Işık'ın da yer aldığı bir sevişme sahnesi var. Ancak 2 dakikadan biraz daha uzun süren bu sahnenin tam boy çıplaklık içeren bazı karelerinde Ayhan Işık'ın mı oynadığını yoksa dublör mü kullanıldığını anlamak zor. Seks sahnelerinin Türkçe versiyonda yer almamasının haklı ya da haksız gerekçesini anlamak olanaklı ama her nedense filme heyecan katan bazı aksiyon sahneleri de "Babanın Arkadaşları"ndan çıkartılmış. Filmin sonlarına doğru kumsaldaki bir silahlı çatışmadan sonra Richard ve sevgilisi (Erica Blanck) bir tekneye binip kaçıyorlar. Türk kızı Leyla'nın (Krista Nell) da kahramanlarımızın teknesine gizlenmiş olduğunu görüyoruz. Arkalarından da makinalı tüfekli adamların yer aldığı ikinci bir tekne geliyor. Ancak Türkçe versiyonda sahne burada kesiliyor. "Revenge Of The Godfather"da diğer tekneden ateş açılıyor. Leyla vurulyor ve sonra ölüyor. "Babanın Arkadaşları"nda ise en son teknede gizlenmiş olarak gördüğümüz Leyla'yı bir daha ne görüyoruz ne de ondan söz ediliyor. Belki de Türk yapımcılar bir Türk kızının ölmesini içlerine sindirememişlerdir, kim bilir... "Revenge Of The Godfather"ın başlarında Ayhan Işık'ın su kayağı yapan bir adamı vurarak öldürdüğü sahne de Türkçe versiyonda neredeyse yok. Bu sahne "Babanın Arkadaşları"nın ortalarında kısmen yer alıyor, denizde bir adam su kayağı yaparken Ayhan Işık'ın elinde tüfekle kayalıklarda dolaştığını görüyoruz o kadar. Türk yapımcılar bu kez de Yeşilçam'ın Kralı Ayhan Işık'ın canlandırdığı karakterin soğukkanlılıkla cinayet işlemesini içlerine sindirememiş olabilirler. Harrison, Türkiye'ye yeniden, üstelik iki kez daha gelecekti. 1974'te Yeşilçam'ın düşük bütçeli sinemacılarından İrfan Atasoy'la birlikte gerçekleştireceği bir dizi ortak yapım için beraberinde yine çok-uluslu bir ekip getirdi. Ancak bu ortak-yapımların bazılarını Yılmaz Atadeniz gibi Yeşilçam yönetmenleri çektiler. Bu filmler, (tabii ki Türklerin adları jeneriklerde yer almadan!) İtalya'da gösterime girdi, hatta belki ABD'ye bile ithal edildiler çünkü en azından bir tanesinin İngilizce dublajlı bir videosu bulunuyor, üstelik Venezuella'da İspanyolca altyazılı olarak piyasaya sürülmüş bir videosu!... Atadeniz'in yönettiği "Dört Hergele"nin bu videosunda yönetmen olarak "Jerry Mason" adı geçiyor. İşin daha da inanılmaz boyutu bu İngilizce dublajlı film, ayrıca gerisin geriye Türkçe'ye dublajlanarak Avrupa'daki Türk işçiler için "Can Arkadaşlar" adıyla piyasaya sürülmüş, üstelik jenerikte yönetmen olarak "Jerry Mason" adı muhafaza edilmiş... Filmin en ilginç sahnesinde kötü adamlar İrfan Atasoy'u dövdükten sonra ellerinden ve ayaklarından tavana asıyorlar ve Atasoy tepede suratından, ellerinden kan damlar halde aşağıda olanları izlemek zorunda kalırken oğlunu döve döve öldürüyor ve sevgilisinin ırzına geçiyorlar. Türkiye'de bir zamanlar video piyasasına "Para Avcıları" adıyla sürülen film de aslında İtalyan oyuncularla Türkiye'de çekilen, Turgut Demirağ yapımı "Domatesler, Silahlar"ın (1975) İngilizce versiyonun Türkçe dublajlı hali!.. Bu film, bir aksiyon-komedisi niteliğinde. Guido Zurli'nin yönettiği ve Kadir İnanır'ın başrolde olduğu "Hedef" (1978) oldukça eli yüzü düzgün bir aksiyon. Richard Harrison'un başrolü Müjde Ar'la birlikte paylaştığı "Şahit" (Vural Pakel, 1978) ise vasat bile sayılamayacak bir aksiyon filmi. İtalyan istismar sinemacısı Sergio Bergonzelli bu filme seks sahneleri içeren "parçalar" ekleyerek İtalya'da "La Mondana Nuda/Çıplak Orospu" adıyla ve yönetmen olarak kendi imzasıyla gösterime sokacaktı. Öte yandan Bergonzelli'nin Türkiye'de çekilen "Beklenmeyen Randevu" (1984) adlı filminin ise Kunt Tulgar imzalı ve "Belalı Elmaslar" adında video kopyaları bulunuyor. 1980'lerin ortalarından itibaren eski Yeşilçam'ın iyice tarihe karışmasıyla birlikte Türkiye'de aksiyon filmleri çevrilmez oldu. "Eşkıya"nın finalinde esaslı aksiyon sahneleri yer almasına (ve gösterime girdiği İngiltere'de "Turkish action movie" olarak takdim edilmesine) karşın bu film esas itibariyle bir aksiyon filmi değil. Yeni kuşak sinemacılardan yalnızca Umur Turagay, "Karışık Pizza" ile aksiyon filmi sayılabilecek bir filme imza attı. Üç aşağı beş yukarı aynı düzeydeki Amerikan filmlerinde en azından "boş ama hoş film", "önemsiz ama vakit geçirten bir film" vb. diyebilenler ise bu filme en ufak bir hoşgörü kırıntısı göstermediler. Herhalde aksiyon filmleri Amerikalılar tarafından yapıldığında kerhen kabul edilebilir ama yerli sinemacılar böyle tür/janr filmlerine bir daha kesinlikle bulaşmamalılar diye düşünülüyor olsa gerek. Kaynak Kaya Özkaracalar Sinema Dergisi, Mart 99
__________________
To Be Or Not To Be |
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
Administrator
Site Owner (Ceo) ![]() User ID: 1
Giriş Tarihi: 18-11-2007
Mekan: Türkiye / Istanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 557
Ruh Halim:
Blog Entries: 6
|
Türk Sinemasında Kovboy Filmleri
Türk sinemasında ilk yerli kovboy filmininin mimarı asıl mesleği kunduracılık olan Ahmet Sert'ti. Sert, Taşlıtarla Pirinçliköy'de kurduğu, 14 tahta barakadan oluşan kovboy kasabasında ilk filmini çekti: "İntikam Fırtınası" Bu doğal olarak ilk yerli kovboy filmimizdi aynı zamanda. Kilisesi, barı, şerif ofisi, iki yanında "Overland Stage Lines" yazan posta arabası eksik olmayan platoya kurucusu tarafından Santa Fee ismi verilmişti. Bir gazetede yer alan söyleşisinde şunları söylüyordu ilk kovboy filmi yönetmenimiz: "Dört at almıştık. Filmin konusu icabı atlardan biri düşüyor. Biz de atı vuruyoruz. Tabii bizim atlar sütçü beygiri mübarek. İki kişi binince at sahiden öldü." 1965-1972 yılları arasında Türk sineması "kovboy filmleri furyası"na sahne oldu. Dönemin en ünlü yıldızları dahil tüm Yeşilçam oyuncuları en az bir kovboy filminde göründüler. 1966'da Yılmaz Atadeniz'in yönettiği "Kovboy Ali" filminde Yılmaz Güney kovboylara özenen bir genci, 1972'de çevrilen "Kötek" filminde Kadir İnanır Seyyal Taner'i kızılderililerden kurtaran kahramanı, 1967'de Kartal Tibet "Kader Bağı"nda sevgilisi Semiramis Pekkan'la maceradan maceraya koşan bir yakışıklıyı, 1970'de İzzet Günay Daltonlar'ı dize getiren Red Kit'i, 1967'de Cüneyt Arkın "Ringo Kit"te kanun tanımaz bir silahşörü başarıyla canlandırmıştı. Ayrıca Kalamiti Ceyn'lerimiz de eksik değildi kovboy filmlerinde. Nasıl erkekler arasında bolca Zoro, Maskeli Beşler, efsane Apaçi reisi Geronimo varsa kadınlar arasında da Kalamiti Ceyn'ler olacaktı tabii. Genelde Hülya Koçyiğit ve Sezer Güvenirgil'in oynadığı bu rollerde erkek gibi silah atan, erkeklerden daha sert yumruklarıyla dövüşen kadın karakterleri çizildi. Seyyal Taner, Feri Cansel, Yeşim Yükselen gibi oyuncular ise her tarafından cinsellik fışkıran, iri memeli kovboy dilberleri olarak sahne alıyorlardı. Türk kovboy filmlerinde Panço Villa benzeri Meksika kovboyu, komik arkadaş rollerini ise Erol Taş, Kadir Savun, Ahmet Sert gibi oyuncular canlandırıyordu. Sami Hazinses, Cevat Kurtuluş, Nubar Terziyan, Erol Taş, Hulusi Kentmen gibi karakter oyuncuları ise aile filmlerinde canlandırdıkları rollerle izleyicinin karşısına çıkıyordu yine. Yani onlar bu filmlerde de aşçı, uşak, kötü adam, para babasıydı. Oyuncuları bırakın olmadık mesleklerden adamlar dahi kovboy filmlerinin başrollerinde yer almıştı. "Ringo Gestapo'ya Karşı" adlı filmde İtalyan-Amerikan karışımı bir görüntü veren yerli Ringo'yu milli basketbolcu Yılmaz Gündüz oynuyordu. Üstelik dahiyane bir fikirle Ringo Hitler'le karşı karşıya getiriliyor ve Alman kasabının canına da okuyordu tabii. Kaynak Sinema Dergisi
__________________
To Be Or Not To Be |
|
|
|